İçeriğe geç

Yorgunluk

Yorgunluk, genellikle bitkinlik veya düşük enerji olarak tanımlanır, fiziksel veya zihinsel enerji eksikliği ile karakterize edilen yaygın bir insan deneyimidir. Genel bir bitkinlik hissi, aktivite için azalmış kapasite veya dinlenme ihtiyacı olarak kendini gösterebilir. Geçici yorgunluk, efor veya yetersiz uykuya normal bir tepki olsa da, sürekli yorgunluk bir bireyin yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyebilir ve genellikle daha kötü fiziksel ve zihinsel sağlıkla ilişkilidir.[1]

Yorgunluk deneyimi karmaşıktır ve sinir, endokrin ve bağışıklık sistemleri dahil olmak üzere çeşitli fizyolojik sistemler arasındaki etkileşimleri içerir. Araştırmalar, bir bireyin yorgunluğa yatkınlığında önemli bir genetik bileşen olduğunu göstermektedir. İkiz çalışmaları, yorgunluğun kalıtılabilirliğinin %6 ile %50 arasında değiştiğini tahmin etmektedir.[1]Son genom çapında ilişkilendirme çalışmaları (GWAS), bu genetik katkıları daha da araştırmıştır. Örneğin, Birleşik Krallık Biobank’ından 108.000’den fazla bireyin katıldığı geniş ölçekli bir GWAS, yaygın tek nükleotid polimorfizmlerinin (SNP’ler) toplu olarak kendi bildirdiği yorgunluktaki varyansın yaklaşık %8,4’ünü açıkladığını bulmuştur.[1] Bu çalışma, kromozom 1 üzerinde genom çapında anlamlı bir SNP (Affymetrix id 1:64178756C_T) ve _SLC44A5 ve PAFAH1B1 gibi genlerin yakınında düşündürücü pikler dahil olmak üzere yorgunlukla ilişkili belirli genetik lokusları tanımlamıştır.[1] Gen bazlı analizler ayrıca DRD2, PRRC2C, C3orf84, ANO10 ve ASXL3 gibi genleri yorgunlukla ilişkilendirmiştir.[1] Bu bulgular, yorgunluğun poligenik yapısını vurgulamaktadır; burada küçük etkilere sahip birçok varyant, genel ifadesine katkıda bulunmaktadır.

Yorgunluk, çok çeşitli tıbbi ve psikolojik durumlarda belirgin bir semptomdur ve bu da klinik ortamlarda doğru değerlendirilmesini ve anlaşılmasını çok önemli hale getirir. Araştırmalar, daha yüksek düzeyde yorgunluk bildiren bireylerin daha düşük el kavrama gücü, azalmış akciğer fonksiyonu, daha kötü kendi bildirdiği sağlık durumu ve daha düşük sözel-sayısal muhakeme yetenekleri sergileme eğiliminde olduğunu ortaya koymaktadır.[1] Ayrıca, daha yüksek vücut kitle indeksi (VKİ) ve nevrotiklik puanlarına sahip olma eğilimindedirler.[1]Genetik analizler, yorgunluk ile çok sayıda sağlıkla ilgili özellik arasında önemli korelasyonlar olduğunu daha da göstermiştir. Bunlar arasında VKİ, C-reaktif protein, HDL kolesterol, HbA1c, trigliseritler, tip 2 diyabet ve bel-kalça oranı gibi metabolik göstergeler yer almaktadır. Zorlu ekspiratuar hacim, el kavrama gücü ve kendi bildirdiği sağlık durumu gibi fiziksel sağlık ölçümleri de genetik bağlantılar göstermektedir. Ayrıca, yorgunluk, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, bipolar bozukluk, majör depresif bozukluk, nevrotiklik ve şizofreni gibi ruh sağlığı durumlarıyla genetik mimariyi paylaşır.[1] Yorgunlukla ilişkili genler çeşitli işlevlere sahiptir; örneğin, CRY/TYW3lokusu, insülin direnci, inflamasyon ve tip 2 diyabet ve kardiyovasküler hastalık riskinde rol oynayan resistin seviyeleriyle ilişkilidir;SLC44A5 lipid metabolizmasında rol oynarken, PAFAH1B1 beyin gelişimi için kritiktir.[1] Bu genetik ve fenotipik ilişkileri anlamak, klinisyenlerin risk altındaki bireyleri belirlemesine ve hedefe yönelik müdahaleler geliştirmesine yardımcı olabilir.

Klinik etkilerinin ötesinde, yorgunluk günlük işlevler, üretkenlik ve genel halk sağlığı üzerindeki yaygın etkisi nedeniyle önemli bir sosyal öneme sahiptir. Kronik veya şiddetli yorgunluk, bilişsel işlevi bozabilir, iş veya akademik performansı düşürebilir ve sosyal aktivitelere katılımı sınırlayarak yaşam kalitesinin düşmesine neden olabilir. Daha geniş bir toplumsal bağlamda, yaygın yorgunluk ekonomik üretkenliğin azalmasına, sağlık hizmetleri yükünün artmasına ve daha yüksek kaza riskine katkıda bulunabilir. Yorgunluğu etkileyen genetik ve çevresel faktörlere yönelik araştırmalar, yalnızca insan biyolojisi anlayışımızı ilerletmekle kalmaz, aynı zamanda olumsuz etkilerini azaltmaya yönelik stratejiler geliştirmek, daha iyi halk sağlığını ve refahı teşvik etmek için de yollar sunar.

Yorgunluk üzerine yapılan çalışmaların önemli bir sınırlaması, tipik olarak objektif fizyolojik belirteçlerden ziyade öz bildirim anketleri yoluyla ölçülmesi nedeniyle öznel doğasında yatmaktadır. Bir yorgunluk için objektif bir ölçüt “ulaşılamaz kutsal kâse” olarak kalsa da, yaygın kullanımlarına ve tarihsel emsallerine rağmen, tek maddeli veya çift maddeli öz bildirim sorularına güvenilmesi, değişkenlik getirebilir ve genetik ilişkilendirme bulgularının kesinliğini sınırlayabilir.[1]“Yorgunluk” veya “bitkinlik” fenotipi, çeşitli psikolojik ve biyolojik süreçler için nihai bir ortak uç nokta olarak kavramsallaştırıldığı için oldukça heterojendir ve tekil bir genetik katkıyı tanımlamayı zorlaştırmaktadır.[1]Bu heterojenite, tanımlanan genetik bağlantıların, tek bir doğrudan genetik nedenden ziyade çeşitli doğuştan gelen faktörlerin karmaşık bir etkileşimini temsil edebileceği anlamına gelir ve bulguları doğrulamak için daha sağlam, çok maddeli doğrulanmış yorgunluk ölçümleriyle replikasyonu gerektirir.[1]

Genellenebilirlik ve Kohort Özgüllüğü

Section titled “Genellenebilirlik ve Kohort Özgüllüğü”

Yorgunluk için genetik bulguların genellenebilirliği, çalışma popülasyonlarının demografik özellikleriyle sınırlıdır. Örneğin, analizler genellikle beyaz İngiliz kökenli bireylerle sınırlıdır ve bu da sonuçların farklı popülasyonlarda genelleme yapmak için yetersiz güç nedeniyle farklı etnik kökenlere sahip bireylere uygulanabilirliğini sınırlar.[1] Ayrıca, çalışmalar sıklıkla orta ve ileri yaştaki yetişkinleri içermektedir ve bu da tanımlanan genetik belirleyicilerin tüm yetişkin yaşamı boyunca, özellikle genç popülasyonlarda tutarlı olup olmadığı konusunda soruları gündeme getirmektedir.[1]Bazı araştırmalar, yetişkin yaş grupları arasında kendi kendine bildirilen yorgunluk düzeylerinde göreli bir stabilite olduğunu gösterse de, altta yatan genetik yapı farklılık gösterebilir ve daha geniş bir alaka düzeyi oluşturmak için çeşitli yaş kohortlarında daha fazla araştırma gerektirmektedir.[1]

Geniş örneklem büyüklüklerine rağmen, yorgunluktaki varyansın tek nükleotid polimorfizmleri (SNP’ler) tarafından açıklanan oranı, SNP bazlı kalıtılabilirlik tahminlerinin gösterdiği gibi nispeten küçüktür.[1] Poligenik profil skoru analizleri, çeşitli sağlık özellikleri ile anlamlı genetik korelasyonlar tanımlarken, aynı zamanda sadece küçük bir varyans miktarını açıklamıştır; bu da birçok nedensel genetik varyantın doğrudan genotiplenmemiş veya mevcut dizilerde bulunan SNP’ler tarafından doğru bir şekilde etiketlenmemiş olabileceğini düşündürmektedir.[1] Bu sınırlama, geri kalan “kayıp kalıtılabilirliğe” işaret etmekte ve tanımlanan genetik lokusların yorgunluğa olan toplam genetik katkının yalnızca bir kısmını temsil ettiğini ima etmektedir. Ek olarak, büyük çalışmalar ortak genetik etiyoloji için sağlam testler sağlarken, yorgunluğa ilişkin önceki daha küçük GWAS’ler tutarsızlıklar göstermiştir veya istatistiksel olarak anlamlı ilişkileri tespit etmek için yeterli güce sahip olmamıştır; bu da bulguları pekiştirmek ve yeni genetik katkıları belirlemek için devam eden replikasyon ve daha büyük çalışmalara olan ihtiyacı vurgulamaktadır.[1]

Çevresel Karıştırıcı Faktörler ve Bilgi Boşlukları

Section titled “Çevresel Karıştırıcı Faktörler ve Bilgi Boşlukları”

Yorgunluk, genetik ilişkilendirme çalışmalarında tam olarak yakalanamayan karmaşık bir çevresel faktörler ve gen-çevre etkileşimleri etkileşimi tarafından derinden etkilenir. Kötü uyku gibi dış faktörler, yorgunluğa önemli ölçüde katkıda bulunabilir, ancak mevcut GWAS’ler öncelikle kalıtsal genetik faktörlere odaklanmaktadır, bu nedenle değiştirilebilir çevresel etkilerin etkisini potansiyel olarak hafife almaktadır.[1]Dahası, yorgunluk genellikle birçok hastalıkta ortak bir durum olarak ortaya çıkar ve hastalığa genetik yatkınlıkları, bunların gerçek varlığından ve yorgunluğa sonraki katkılarından ayırmayı zorlaştırır.[1]Çalışmalar hastalığa genetik yatkınlığı analiz edebilirken, bu yatkınlıkların yorgunluk olarak nasıl ortaya çıktığı ve çevresel stres faktörleri veya diğer biyolojik yollarla (örneğin, allostatik yük) nasıl etkileşime girdiği gibi kesin mekanizmalar, daha fazla ampirik ve teorik araştırma gerektiren alanlar olmaya devam etmektedir.[1]

Sıklıkla yorgunluk olarak adlandırılan, bireyin kendi bildirdiği yorgunluk, hem genetik hem de çevresel faktörlerden etkilenen karmaşık bir özelliktir. Çalışmalar, yorgunluğun kalıtılabilirliğinin önemli ölçüde değişebileceğini ve bunun da önemli bir genetik bileşene işaret ettiğini göstermiştir.[1] Genetik araştırmalar, bireyin yorgun hissetme veya düşük enerjiye sahip olma eğilimine katkıda bulunan ve sıklıkla bunları daha geniş fizyolojik ve nörolojik süreçlerle ilişkilendiren belirli varyantları ve genleri tanımlamıştır. Bu bulgular, çeşitli vücut sistemleri ile yorgunluğun sübjektif deneyimi arasındaki karmaşık etkileşimi vurgulamaktadır.

Bu tür genetik varyantlardan biri olan rs142592148 , kromozom 1 üzerinde bulunan SLC44A5geni içindeki bir intronik tek nükleotid polimorfizmidir (SNP).[1] SLC44A5, çeşitli molekülleri biyolojik zarlardan taşıyan integral membran proteinleri olan bir çözücü taşıyıcı proteini kodlar. Bu gen, lipitlerin ve lipoproteinlerin metabolizmasında önemli bir rol oynar.[1] rs142592148 ’in varlığı, yorgunlukla ilişkili “düşündürücü bir pik” içinde tanımlanmıştır ve bu da bu özelliğin genetik yapısına katılımını düşündürmektedir.[1] rs142592148 gibi intronik SNP’ler, protein dizisini doğrudan değiştirmez, ancak gen ekspresyonunu, splaysingi veya kararlılığı etkileyebilir, böylece SLC44A5 proteininin miktarını veya işlevini etkileyebilir.

SLC44A5 geni, yakındaki CRYZ ve TYW3genleri ile birlikte, insülin direnci, inflamasyon ve tip 2 diyabet ve kardiyovasküler hastalık riskinde artış ile ilişkili olarak metabolik sağlıkta rol oynamaktadır.[1] Bu bağlantılar, yorgunluğa genetik yatkınlığın, potansiyel olarak “metabolik sendrom” veya “allostatik yük” yönlerini yansıtan metabolik düzensizliklerle örtüşebileceğini düşündürmektedir.[1]Lipit ve lipoprotein metabolizmasındaki değişiklikler, hücresel enerji üretimini ve genel fizyolojik dengeyi etkileyebilir; bu da algılanan enerji seviyelerini etkileyen ve yorgunluğa katkıda bulunan kritik faktörlerdir.

Diğer önemli bir varyant ise, kromozom 17 üzerinde bulunan PAFAH1B1 geni içindeki bir intronik SNP olan rs7219015 ’tir.[1] PAFAH1B1, normal beyin gelişimi ve spermatogenez için çok önemli bir enzim olan trombosit aktive edici faktör asetilhidrolaz 1b’nin bir alt birimini kodlar.[1] PAFAH1B1’deki mutasyonların, anormal beyin gelişimi ve zihinsel engellilik ile karakterize edilen şiddetli bir nörolojik bozukluk olan lissensefaliye neden olduğu bilinmektedir.[1] rs7219015 ’in yorgunlukla ilişkili düşündürücü bir pikte tanımlanması, beyin fonksiyonu ile düşük enerji deneyimi arasındaki bağlantının altını çizmektedir.[1] PAFAH1B1’in beyin gelişimindeki rolü, yorgunluğu anlamak için son derece önemlidir, çünkü yorgunluk ve bilişsel özellikler arasında genetik bir örtüşme olduğunu düşündürmektedir. Beynin nöronal göç ve sinaptik plastisite dahil olmak üzere düzgün çalışması, uyanıklığı, konsantrasyonu ve genel bilişsel performansı korumak için gereklidir. Bu süreçlerdeki bozulmalar,rs7219015 gibi intronik varyantlardan etkilenen ince bozulmalar bile, artan yorgunluk veya azalmış zihinsel enerji olarak kendini gösterebilir. Bu, merkezi sinir sisteminde yorgunlukla ilişkili varyantlar için önemli bir zenginleşme bulgularıyla uyumludur ve bu da bu karmaşık özelliğin nörolojik temelini daha da desteklemektedir.[1]

RS IDGenİlişkili Özellikler
rs142592148 SLC44A5tiredness
rs7219015 PAFAH1B1tiredness
cortical thickness
brain attribute
major depressive disorder
insomnia

Özelliğin Tanımı ve Operasyonel Değerlendirilmesi

Section titled “Özelliğin Tanımı ve Operasyonel Değerlendirilmesi”

Yorgunluk, araştırma bağlamlarında, genellikle bir bireyin bu duyguya ilişkin öznel deneyimini yakalayan, kişinin kendisi tarafından bildirilen anketler aracılığıyla operasyonel olarak tanımlanır.[1] Örneğin, çalışmalar özelliği katılımcılara “Son iki hafta içinde ne sıklıkla yorgun hissettiniz veya enerjiniz azaldı?” sorusunu sorarak kesin olarak tanımlamıştır.[1] Bu yaklaşım, deneyimin sıklığını ve dolaylı olarak şiddetini yansıtan, “Hiç değil”den “Neredeyse her gün”e kadar değişen dört kategorili bir değişken üretir.[1]‘Yorgunluk’ olarak adlandırılsa da, doğası gereği hem yorgunluk hissini hem de enerji eksikliğini kapsar ve bu duyumların genellikle iç içe geçmiş doğasını kabul eder.[1] Genellikle Hasta Sağlığı Anketi gibi standartlaştırılmış araçlardan alınan bu öz değerlendirme yöntemi, geniş popülasyon çalışmalarında tutarlı veri toplanmasına olanak tanır.[1]“Negatif duygulanım” şeklindeki daha geniş kavramın, stres ve sıkıntı dahil olmak üzere sağlık şikayetlerinde merkezi bir role sahip olduğu da araştırılmıştır ve bu tür kendi kendine bildirilen durumlara psikolojik bir boyut önerilmiştir.[2]

Sınıflandırma ve Kavramsal Çerçeveler

Section titled “Sınıflandırma ve Kavramsal Çerçeveler”

Yorgunluk, genellikle katı bir kategorik tanıdan ziyade, bildirilen sıklığına göre boyutsal olarak sınıflandırılır ve ara sıra olandan neredeyse sürekli olana kadar değişen şiddet derecelerine izin verir.[1]Resmi bir hastalık sınıflandırması olmamasına rağmen, bu özellik majör depresif bozukluk, bipolar bozukluk, şizofreni, tip 2 diyabet ve obezite dahil olmak üzere çeşitli yerleşik fiziksel ve zihinsel sağlık durumlarıyla önemli genetik korelasyonlar göstermektedir.[1] Bu, subjektif olarak bildirilmesine rağmen, yorgunluğun daha geniş sağlıkla ilgili karmaşık nosolojik sistemlere gömülü olduğunu göstermektedir. Kronik yorgunluğun veya bitkinliğin altında yatan mekanizmaları anlamak için önemli bir kavramsal çerçeve “allostatik yük”tür.[1]Allostatik yük, stres faktörlerine uzun süreli bir yanıtın sonucu olarak ortaya çıkan kümülatif fizyolojik ‘yıpranma ve aşınmayı’ temsil eder ve birinci dereceden faktörleri kardiyovasküler, immün, metabolik, antropometrik ve nöroendokrin belirteçleri kapsar.[3]Yorgunluk ile çeşitli metabolik ve antropometrik belirteçler arasındaki gözlemlenen genetik örtüşme, allostatik yük kavramına genetik düzeyde tutarlılık kazandırmaktadır.[1]

Popülasyon temelli çalışmalarda yorgunluk için birincil kriter, tipik olarak sıklığının ve etkisinin doğrudan, kendi kendine bildirilen bir değerlendirmesidir.[1]Subjektif raporların ötesinde, araştırma kriterleri, özellikle bu özellikle genetik olarak ilişkili olan objektif fizyolojik belirteçleri veya biyobelirteçleri tanımlamaya kadar uzanır. Yorgunluk ile çeşitli metabolik, antropometrik ve fiziksel sağlık biyobelirteçleri arasında önemli genetik korelasyonlar belirlenmiştir.[1]Bunlar arasında vücut kitle indeksi (BMI), C-reaktif protein, yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL) kolesterol, zorlu ekspiratuvar hacim, el kavrama gücü, HbA1c, trigliseritler ve bel-kalça oranı bulunur.[1] Bu tür biyobelirteçler, yorgunluğun biyolojik temellerine ilişkin objektif bilgiler sağlar ve bunların çoğu, kümülatif fizyolojik disregülasyonu yansıtan allostatik yükün göstergeleridir.[1]Bu tür biyolojik korelatların tanımlanması, sürekli yorgunluk veya ilgili sağlık sorunları için daha yüksek risk altında olan bireyleri sınıflandırmak için eşikler ve kesme değerleri oluşturmaya yardımcı olur ve hem klinik hem de araştırma değerlendirmelerine katkıda bulunur.[1]

Yorgunluk, yaygın ve genellikle güçten düşüren bir semptom olarak, genetik, moleküler ve fizyolojik faktörlerin bir araya gelmesiyle etkilenen karmaşık bir biyolojik fenomendir. Çeşitli psikolojik ve biyolojik süreçler için nihai bir ortak uç noktayı temsil eder ve bu da altta yatan mekanizmalarını doğası gereği çok faktörlü ve heterojen hale getirir.[1] Yorgunluğun biyolojik temellerini anlamak, genetik yapısının, metabolik ve hormonal yollarının, nöral ve sistemik düzenleyici ağlarının ve çeşitli patofizyolojik durumlarla olan karmaşık bağlantılarının incelenmesini içerir.

Genetik faktörler, bir bireyin yorgunluğa yatkınlığında önemli bir rol oynar ve çalışmalar, yaygın genetik varyasyonların fenotipik ifadesinin önemli bir bölümünü açıkladığını göstermektedir. Yorgunluğun kalıtılabilirliğinin %6 ila %50 arasında olduğu tahmin edilmektedir ve yaygın tek nükleotid polimorfizmleri (SNP’ler) kendi kendine bildirilen yorgunluktaki varyasyonun yaklaşık %8,4’ünü oluşturmaktadır.[1] Genom çapında ilişkilendirme çalışmaları (GWAS), DRD2, PRRC2C, C3orf84, ANO10 ve ASXL3 dahil olmak üzere yorgunlukla ilişkili belirli genleri ve genomik bölgeleri tanımlamıştır. Özellikle, C3orf84 içindeki varyantlar, yorgunluğun genetik mimarisinin diğer özelliklerle örtüştüğü bir yakınsama noktası olduğunu ve paylaşılan genetik etkileri gösterdiğini düşündürmektedir.[1] Daha fazla araştırma, evrimsel olarak korunmuş bölgelerde ve merkezi sinir sisteminde varyantlar için zenginleşme olduğunu ortaya koymuştur ve bu da kritik düzenleyici lokusların özelliğe katkıda bulunduğunu düşündürmektedir.[1]Bireysel genlerin ötesinde, yorgunluk ile çok sayıda fiziksel ve zihinsel sağlık özelliği arasında önemli ölçüde paylaşılan genetik etiyoloji vardır. Vücut kitle indeksi (BMI), C-reaktif protein, HbA1c, obezite, trigliseritler ve bel-kalça oranı gibi metabolik göstergelerle ve ayrıca yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL) kolesterolü ve tip 2 diyabet gibi kardiyovasküler belirteçlerle genetik korelasyonlar gözlenmiştir.[1]Ayrıca, yorgunluk, kavrama gücü ve zorlu ekspirasyon hacmi gibi fiziksel fonksiyon ölçümleri ve nevrotizm, majör depresif bozukluk, bipolar bozukluk ve şizofreni dahil olmak üzere bilişsel/psikolojik özelliklerle önemli genetik örtüşme göstermektedir.[1]Bu kapsamlı genetik bağlantılar, yorgunluğun izole bir semptom olmadığını, genel sağlık ve hastalık duyarlılığını yöneten poligenik mimariye derinden gömülü olduğunu vurgulamaktadır.

Metabolik süreçler ve hormonal sinyalleşme, yorgunluğun ortaya çıkmasında kritik öneme sahiptir ve genellikle vücudun enerji durumunu ve inflamatuvar halini yansıtır. Örneğin, CRY/TYW3lokusu, insülin direnci, inflamasyon ve tip 2 diyabet ile kardiyovasküler hastalık riskinde rol oynayan bir hormon olan dolaşımdaki resistin seviyeleriyle ilişkilendirilmiştir.[1] Bir çözücü taşıyıcı proteini kodlayan başka bir gen olan SLC44A5, lipid ve lipoprotein metabolizması için önemlidir ve bu da yorgunluk ile metabolik fonksiyon arasındaki bağlantının altını çizer.[1]Bu genetik ilişkiler, hem yorgunluk hem de metabolik düzensizliklerle bağlantılı bölgelerin daha geniş bir şekilde tanımlanmasıyla tutarlıdır ve genellikle “metabolik sendrom” ve “allostatik yük” çerçevesinde kavramsallaştırılır.[1] Allostatik yük modeli, kronik veya tekrarlayan stresin vücutta fizyolojik yıpranmaya yol açtığını ve metabolik ve endokrin fonksiyonlar da dahil olmak üzere birden fazla sistemi etkilediğini ileri sürer. Bir bireyin genetik yatkınlığı, fizyolojik stres tepkisini etkileyebilir ve potansiyel olarak yorgunluğa katkıda bulunan aşırı telafi edici bir reaksiyona yol açabilir.[1]Yüksek HbA1c (uzun süreli kan glikoz kontrolü için bir belirteç) veya trigliseritler gibi metabolik homeostazdaki bozulmalar, yorgunlukla önemli genetik korelasyon gösterir ve bu da enerji metabolizması ve glikoz regülasyonundaki dengesizliklerin algılanan enerji seviyelerini doğrudan etkilediğini düşündürür.[1] Hipotalamik-pituiter-adrenal (HPA) ekseni gibi hormonal eksenler de stres tepkilerini ve enerji dengesini düzenlemede rol oynar ve araştırma bulguları metodolojik zorluklar nedeniyle bazen sonuçsuz olsa da, yorgunluğa yol açan biyolojik yollardaki rolleri yaygın olarak kabul edilmektedir.[1]

Yorgunluk, hücresel sinyalleşme, nöral yollar ve sistemik fizyolojik etkileşimleri kapsayan karmaşık düzenleyici ağları içerir. Dopamin D2 reseptörünü kodlayanDRD2 gibi genler, merkezi sinir sistemindeki nörotransmisyonun enerji ve ruh halini düzenlemedeki rolünü düşündürmektedir.[1]Dopamin sinyali, motivasyon, ödül ve motor kontrol için çok önemlidir ve düzensizlik düşük enerji ve yorgunluk olarak kendini gösterebilir. Ayrıca, kromozom 17’de anlamlı bir pik içinde bulunanPAFAH1B1 geni, beyin gelişimi için hayati öneme sahiptir ve lissensefali gibi nörolojik bozukluklarla ilişkilidir.[1] Yorgunlukla olan bağlantısı, uyanıklığı ve enerjiyi korumada uygun nöral yapı ve fonksiyonun önemini vurgulamaktadır.[1] Merkezi sinir sistemi, yorgunlukla ilişkili varyantlar için önemli ölçüde zenginleşme göstermektedir ve bu duygunun işlenmesi ve deneyimlenmesi için birincil bir yer olarak rolünü vurgulamaktadır.[1]Beynin ötesinde, yorgunluk çok çeşitli sistemik etkileşimlerden etkilenir, çünkü çeşitli bedensel ve psikososyal süreçleri bütünleştiren “maddi ve formel bir neden” olarak işlev görür.[1]Bu, farklı organ sistemleri arasındaki karmaşık geri bildirim döngülerini içerir; burada inflamasyon, metabolik stres ve hücresel disfonksiyonla ilgili sinyaller, yorgunluğun öznel deneyimini üretmek için birleşir. Bu sistemik sonuçlar, yorgunluk ile genel öznel sağlık değerlendirmesi arasındaki genetik bağlantılarda ve ayrıca zorlu ekspiratuvar hacim gibi spesifik organ fonksiyonu ölçümlerinde açıkça görülmektedir; bu da çoklu fizyolojik sistemlerde optimal işleyişin yorgunluğu önlemek için çok önemli olduğunu göstermektedir.[1]

Patofizyolojik Bağlantılar ve Allostatik Yük

Section titled “Patofizyolojik Bağlantılar ve Allostatik Yük”

Yorgunluk, çeşitli patofizyolojik süreçlerle ve homeostatik bozukluklarla olan derin bağlantılarını yansıtan, geniş bir hastalık yelpazesinde sıkça görülen ortak bir komorbid durumdur. Yalnızca bir semptom değil, altta yatan hastalık mekanizmalarının veya fizyolojik strese karşı kompansatuar yanıtların bir tezahürü olabilir.[1]Yorgunluk ile tip 2 diyabet, koroner arter hastalığı ve majör depresif bozukluk gibi durumlar arasındaki önemli genetik korelasyonlar, bu hastalıklara genetik yatkınlıkların yorgunluk deneyimine nasıl katkıda bulunduğunu vurgulamaktadır.[1]Örneğin, yorgunluk ile tip 2 diyabet arasındaki genetik ilişki, bu duruma zaten teşhis konmuş bireyler dışarıda bırakıldığında bile anlamlılığını korumaktadır; bu da, belirgin hastalıktan bağımsız olarak her ikisine karşı doğuştan gelen bir genetik kırılganlığa işaret etmektedir.[1] Allostatik yük kavramı, çeşitli kaynaklardan gelen kümülatif fizyolojik stresin yorgunluğa ve hastalığa yatkınlığa nasıl katkıda bulunduğunu anlamak için birleştirici bir çerçeve sunmaktadır.[1]Yorgunluk ve metabolik (örneğin, HbA1c, trigliseritler, BMI) ve antropometrik (örneğin, bel-kalça oranı) göstergeler dahil olmak üzere allostatik yük belirteçleri arasındaki genetik örtüşme, aşırı kompansatuar fizyolojik stres yanıtı için ortak bir biyolojik eğilime işaret etmektedir.[1]Bu, belirli genetik profillere sahip bireylerin, kronik stres faktörlerinden kaynaklanan ve kalıcı yorgunluk olarak kendini gösteren fizyolojik düzensizliğe karşı daha duyarlı olabileceği anlamına gelir. Bağlantılar, C-reaktif protein gibi inflamatuar belirteçlere kadar uzanır ve sistemik inflamasyonun, genellikle bir hastalık bileşeni olarak, yorgunluk hissine nasıl katkıda bulunabileceğini vurgular.[1]Sonuç olarak, yorgunluk, birden fazla organ sistemindeki homeostaz bozukluklarını ve artan allostatik yükü yansıtan bütünleyici bir sinyal olarak görülebilir.

Kişinin kendi bildirdiği yorgunluğun değerlendirilmesi, sadece subjektif bir şikayet olmanın ötesinde, altta yatan fizyolojik ve psikolojik durumların bir göstergesi olarak önemli klinik öneme sahiptir. Genetik çalışmalar, yorgunluktaki bireysel farklılıkların kısmen kalıtsal olduğunu ve çok sayıda fiziksel ve ruh sağlığı durumuyla genetik mimariyi paylaştığını vurgulamaktadır; bu da yorgunluğun tanısal, prognostik ve kişiselleştirilmiş tıp bağlamlarındaki potansiyel faydasının altını çizmektedir.[1] Yorgunluğun genetik temellerini anlamak, klinik uygulamada bu yaygın semptomun daha nüanslı bir şekilde yorumlanmasına olanak tanır.

Karmaşık Sağlık Durumları ile İlişkiler

Section titled “Karmaşık Sağlık Durumları ile İlişkiler”

Bireyin kendi bildirdiği yorgunluk, çok çeşitli fiziksel ve zihinsel sağlık durumlarıyla önemli genetik korelasyonlar ve ilişkiler göstermektedir ve bu da yorgunluğun genellikle karmaşık hastalık fenotiplerinin iç içe geçmiş bir bileşeni olduğunu düşündürmektedir. Bu bulgular, 18-45 yaşları arasındaki 15.283 genel pratisyen hasta üzerinde yapılan Londra merkezli bir çalışma ile de desteklenmektedir; bu çalışmada hastaların %36,7’sinin önemli yorgunluk bildirdiği ve %18,3’ünün bunu altı ay veya daha uzun süre yaşadığı ve %1’inin de KFS kriterlerini karşıladığı bulunmuştur.[4] Bu tür epidemiyolojik veriler, yorgunluğun halk sağlığı üzerindeki yaygın etkisini vurgulamaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki daha ileri araştırmalar da yorgunluğun farklı demografik segmentlerdeki yaygın doğasını vurgulamıştır. ABD işgücü üzerine yapılan bir çalışma, 2 haftalık yorgunluk prevalansını %37,9 olarak bildirmiştir.[5] Bu da yorgunluğun çalışan yetişkinlerde yaygın olarak görüldüğünü göstermektedir. 51 yaş ve üzeri toplumda yaşayan yetişkinlere odaklanan başka bir araştırma, 6 aylık prevalans oranını %27,5 olarak belirlemiştir.[6]Geniş ölçekli çalışmalar genellikle belirli yaş aralıklarına odaklansa da, kanıtlar bireyin kendi bildirdiği yorgunluk düzeylerinin yetişkin yaşamı boyunca oldukça stabil kaldığını göstermektedir.[1] Ayrıca, yaş ve cinsiyete göre tabakalandırılmış analizler, yorgunluktaki varyansın ortak genetik faktörler tarafından açıklanan oranının, büyük kohortlar içinde kadınlar (%8,4) ve erkekler (%8,2) arasında karşılaştırılabilir olduğunu ve tutarlı altta yatan biyolojik etkiler olduğunu göstermektedir.[1]

Geniş Ölçekli Kohort Çalışmaları ve İlişkili Sağlık Özellikleri

Section titled “Geniş Ölçekli Kohort Çalışmaları ve İlişkili Sağlık Özellikleri”

UK Biobank gibi geniş ölçekli kohort çalışmaları, yorgunluk gibi karmaşık özelliklerin popülasyon düzeyindeki belirleyicilerini aydınlatmada önemli rol oynamaktadır. UK Biobank, 2006 ile 2010 yılları arasında Birleşik Krallık genelinde 37 ila 73 yaşları arasındaki 502.000’den fazla toplumda yaşayan bireyi kapsayan önemli bir kaynaktır.[1]Bu kohort, fiziksel ve zihinsel sağlık ölçümleri, kognitif testler ve kişilik öz bildirimleri dahil olmak üzere kapsamlı başlangıç değerlendirmelerinden geçirilmiştir. Yorgunluğun genetik analizleri için, genom çapında genotipleme verileri ve öz bildirimli yorgunluk sorusuna yanıtları olan 108.000’den fazla katılımcıdan elde edilen veriler kullanılmıştır.[1] Bu, genetik ve fenotipik yapısının sağlam bir şekilde araştırılmasını sağlamıştır.

Bu geniş kohortlar içinde, öz bildirimli yorgunluk ve çeşitli sağlıkla ilgili özellikler arasında çok sayıda epidemiyolojik ilişki tespit edilmiştir. Fenotipik korelasyonlar, daha yüksek düzeyde yorgunluk bildiren bireylerin daha düşük el kavrama kuvveti, 1 saniyedeki zorlu ekspiratuvar hacimde azalma, daha kötü öznel sağlık değerlendirmesi ve daha düşük sözel-sayısal akıl yürütme yetenekleri sergileme eğiliminde olduğunu göstermiştir.[1]Aksine, artan yorgunluk, daha yüksek Vücut Kitle İndeksi (BMI) ve yükselmiş nevrotizm skorları ile anlamlı derecede ilişkiliydi.[1]Ayrıca, poligenik profil skoru analizleri, BMI, yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL) kolesterolü, trigliseritler, bel-kalça oranı, çocukluk çağı bilişsel yeteneği, majör depresif bozukluk, nevrotizm ve şizofreni dahil olmak üzere geniş bir özellik yelpazesinden yorgunluğa bağımsız katkılar ortaya koymuştur.[1] Bu durum, yorgunluğun çok sistemli doğasını vurgulamaktadır.

Popülasyonlar Arası Genellenebilirlik ve Metodolojik Hususlar

Section titled “Popülasyonlar Arası Genellenebilirlik ve Metodolojik Hususlar”

Büyük popülasyon çalışmalarından elde edilen bulguların genellenebilirliği, özellikle yorgunluk gibi özelliklere genetik katkıları incelenirken kritik bir husustur. Birleşik Krallık Biobank kohortu geniş olmasına rağmen, öncelikle beyaz İngiliz kökenli bireylerden oluşmaktadır.[1] Bu demografik özellik, yorgunluğu etkileyen genetik yapı ve çevresel faktörler farklı etnik gruplar arasında değişiklik gösterebileceğinden, genetik bilgilerin doğrudan farklı atalara sahip popülasyonlara aktarılmasını sınırlar.[1] Bu nedenle, gelecekteki araştırmalar, popülasyona özgü etkileri ve atalara dayalı farklılıkları keşfetmek, küresel popülasyonda yorgunluğun kapsamlı bir şekilde anlaşılmasını sağlamak için önemlidir.

Yorgunluğu ölçmede metodolojik seçimler de popülasyon düzeyindeki yorumlar için önemli sonuçlar doğurmaktadır. Birleşik Krallık Biobank’ta kullanılan “Son iki hafta içinde ne sıklıkla yorgun hissettiniz veya az enerjiniz oldu?” gibi tek maddelik sorular gibi öz bildirimli ölçümlere güvenilmesi, epidemiyolojik çalışmalarda yaygın bir yaklaşımdır.[1] Bu, büyük ölçüde yorgunluğun doğası gereği öznel olmasından kaynaklanmaktadır ve bu durum, objektiflik açısından “ulaşılamaz bir kutsal kâse” olarak tanımlanmıştır.[1] Öz bildirimler bireylerin öznel deneyimlerini yakalasa ve popülasyon yükünü değerlendirmek için değerli olsa da, yorumlanmaları bireysel algılardan ve kültürel bağlamlardan etkilenebilir. Bununla birlikte, çok sayıda çalışmada öz bildirimli ölçümlerin tutarlı bir şekilde kullanılması, çeşitli popülasyonlarda yorgunluğun yaygınlığı ve korelasyonları hakkında çok önemli veriler sağlamıştır.[4]

Yorgunluk Hakkında Sıkça Sorulan Sorular

Section titled “Yorgunluk Hakkında Sıkça Sorulan Sorular”

Bu sorular, güncel genetik araştırmalara dayanarak yorgunluğun en önemli ve spesifik yönlerini ele almaktadır.


1. Kardeşim bu kadar enerjikken ben neden sürekli yorgunum?

Section titled “1. Kardeşim bu kadar enerjikken ben neden sürekli yorgunum?”

Aileler içinde bile, insanlar farklı genetik varyant kombinasyonları miras alırlar. Araştırmalar, yorgunluğun genetik bir bileşeni olduğunu ve kalıtılabilirliğin %6 ile %50 arasında değiştiğini göstermektedir. Bu, birçok küçük etkili geni içeren benzersiz genetik yapınızın, kardeşinizden daha yorgun hissetmeye daha yatkın olmanıza neden olabileceği anlamına gelir.

2. Yorgunluğum yaşlandıkça daha mı kötüleşiyor?

Section titled “2. Yorgunluğum yaşlandıkça daha mı kötüleşiyor?”

Yorgunluk, yaşla birlikte değişen birçok faktörden etkilenebilirken (örneğin sağlık sorunları), genetik çalışmalar, bireylerin bildirdiği yorgunluk düzeylerinin yetişkin yaş grupları arasında nispeten stabil olabileceğini göstermektedir. Bununla birlikte, altta yatan kesin genetik etkiler yaş kohortları arasında farklılık gösterebilir ve bu da daha fazla araştırma gerektirmektedir.

3. Genetik olarak yatkın olsam bile, daha fazla egzersiz yapmak sürekli yorgunluğuma yardımcı olabilir mi?

Section titled “3. Genetik olarak yatkın olsam bile, daha fazla egzersiz yapmak sürekli yorgunluğuma yardımcı olabilir mi?”

Kesinlikle, egzersiz gibi yaşam tarzı faktörleri, yorgunluğa genetik bir yatkınlığınız olsa bile çok önemlidir. Yaygın genetik varyantlar, kendi kendine bildirilen yorgunluktaki varyansın yaklaşık %8,4’ünü açıklarken, yetersiz uyku ve fiziksel aktivite eksikliği gibi çevresel faktörler önemli ölçüde katkıda bulunur. Düzenli egzersiz, enerji seviyelerini ve genel sağlığı iyileştirebilir.

4. Yorgunluğum başka sağlık sorunları yaşama olasılığımın daha yüksek olduğu anlamına mı geliyor?

Section titled “4. Yorgunluğum başka sağlık sorunları yaşama olasılığımın daha yüksek olduğu anlamına mı geliyor?”

Evet, araştırmalar yorgunluk ile çeşitli sağlık sorunları arasında güçlü genetik bağlantılar olduğunu göstermektedir. Örneğin, daha fazla yorgunluk bildiren bireyler genellikle daha yüksek BMI’ye sahiptir ve tip 2 diyabet, daha yüksek trigliseritler ve daha düşük HDL kolesterol gibi metabolik sorunlarla genetik olarak bağlantılıdır. Bu bağlantıları anlamak, potansiyel riskleri belirlemeye yardımcı olabilir.

5. Yorgunluğum duygusal olarak nasıl hissettiğimle bağlantılı mı?

Section titled “5. Yorgunluğum duygusal olarak nasıl hissettiğimle bağlantılı mı?”

Yorgunluk ve ruh sağlığı arasında önemli bir genetik örtüşme vardır. Çalışmalar, nevrotizm, majör depresif bozukluk, bipolar bozukluk ve hatta dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu gibi özelliklerle genetik korelasyonlar göstermektedir. Bu, duygusal iyiliğinize katkıda bulunan aynı genetik faktörlerin bazılarının, ne kadar yorgun hissettiğinizi de etkileyebileceği anlamına gelir.

6. Aile geçmişim yorgun hissetmemi etkiler mi?

Section titled “6. Aile geçmişim yorgun hissetmemi etkiler mi?”

Aile geçmişiniz, özellikle de atalarınız, yorgunluğa genetik yatkınlığınızı etkileyebilir. Mevcut genetik çalışmalar genellikle beyaz İngiliz kökenli olanlar gibi belirli popülasyonlara odaklanmıştır; bu da tanımlanan genetik faktörlerin diğer etnik gruplarda tam olarak geçerli olmayabileceği veya aynı derecede güçlü olmayabileceği anlamına gelir. Bu farklılıkları daha iyi anlamak için daha çeşitli araştırmalara ihtiyaç vardır.

7. İyi Alışkanlıklarla “Yorgunluk Genlerimin” Üstesinden Gelebilir miyim?

Section titled “7. İyi Alışkanlıklarla “Yorgunluk Genlerimin” Üstesinden Gelebilir miyim?”

Genetik yatkınlık yorgunluğa önemli ölçüde katkıda bulunsa da, tek belirleyici faktör değildir. Yaygın genetik varyantlar, yorgunluktaki toplam varyansın yalnızca küçük bir bölümünü toplu olarak açıklar ve bu da “kayıp kalıtılabilirliği” düşündürür. Bu, yeterli uyku, sağlıklı beslenme ve düzenli egzersiz gibi iyi alışkanlıkların önemli bir rol oynadığını ve genetik eğilimleri önemli ölçüde azaltabileceğini gösterir.

8. Doktorların ne kadar yorgun olduğumu objektif olarak ölçmesi neden bu kadar zor?

Section titled “8. Doktorların ne kadar yorgun olduğumu objektif olarak ölçmesi neden bu kadar zor?”

Yorgunluğu objektif olarak ölçmek zordur çünkü bu çok öznel bir deneyimdir ve bilim insanları için genellikle “ulaşılamaz bir kutsal kâse” olarak tanımlanır. Genellikle öz bildirim anketleri aracılığıyla değerlendirilir, çünkü karmaşık doğasını doğru bir şekilde yakalayan tek bir fizyolojik belirteç yoktur. Yorgunluk aynı zamanda birçok farklı biyolojik ve psikolojik süreç için bir “nihai ortak son nokta”dır ve bu da onu çok heterojen hale getirir.

9. Sürekli yorgunluğum işte daha çok zorlanacağım anlamına mı geliyor?

Section titled “9. Sürekli yorgunluğum işte daha çok zorlanacağım anlamına mı geliyor?”

Maalesef, kronik yorgunluk iş performansınızı gerçekten etkileyebilir. Sözel-sayısal muhakeme yetenekleri de dahil olmak üzere bilişsel fonksiyonları bozduğu ve genel üretkenliğinizi ve aktivite kapasitenizi önemli ölçüde azaltabildiği bilinmektedir. Bu, konsantrasyon güçlüklerine ve günlük işlerde verimliliğin azalmasına yol açabilir.

10. Yorgunluğum kolesterol seviyelerimle bağlantılı olabilir mi?

Section titled “10. Yorgunluğum kolesterol seviyelerimle bağlantılı olabilir mi?”

Evet, şaşırtıcı bir şekilde, yorgunluk ve lipid metabolizması arasında genetik bağlantılar bulunmaktadır. Çalışmalar, HDL kolesterol ve trigliseritler gibi belirteçlerle genetik korelasyonlar bulmuştur. Yorgunlukla ilişkili olanSLC44A5 gibi genler, lipid metabolizmasında rol oynar ve CRY/TYW3lokusu, insülin direnci ve kardiyovasküler hastalık riskinde rol oynayan resistin seviyeleriyle ilişkilidir.


Bu SSS, mevcut genetik araştırmalara dayanarak otomatik olarak oluşturulmuştur ve yeni bilgiler geldikçe güncellenebilir.

Sorumluluk Reddi: Bu bilgiler yalnızca eğitim amaçlıdır ve profesyonel tıbbi tavsiyenin yerine kullanılmamalıdır. Kişiselleştirilmiş tıbbi rehberlik için daima bir sağlık uzmanına danışın.

[1] Deary V, et al. “Genetic contributions to self-reported tiredness.”Molecular Psychiatry, vol. 23, no. 3, 2018, pp. 609-620.

[2] Watson, D., and J.W. Pennebaker. “Health complaints, stress, and distress: exploring the central role of negative affectivity.” Psychol Rev, vol. 96, 1989, pp. 234–254.

[3] Booth, T., J.M. Starr, and I. Deary. “Modeling multisystem biological risk in later life: allostatic load in the Lothian birth cohort study 1936.”Am J Hum Biol, vol. 25, 2013.

[4] Pawlikowska, T., et al. “Population based study of fatigue and psychological distress.” BMJ, vol. 308, 1994, pp. 763–766.

[5] Ricci, J. A., et al. “Fatigue in the US workforce: prevalence and implications for lost productive work time.” Journal of Occupational and Environmental Medicine, vol. 49, 2007.

[6] Meng, H., et al. “Prevalence and predictors of fatigue among middle-aged and older adults: evidence from the Health and Retirement study.” Journal of the American Geriatrics Society, vol. 58, 2010, p. 2033.