İçeriğe geç

Protein Deposu

Proteinler, metabolik reaksiyonları katalize etmekten, DNA’yı kopyalamaya, molekülleri taşımaya ve yapısal destek sağlamaya kadar canlı organizmalar içindeki hemen her süreç için hayati öneme sahip temel makromoleküllerdir. Protein seviyelerini ve işlevini etkileyen genetik faktörleri anlamak, protein kantitatif özellik lokuslarını (pQTL’ler) tanımlayan genom çapında ilişkilendirme çalışmaları (GWAS) aracılığıyla sıklıkla araştırılan kritik bir araştırma alanıdır.[1]Bu pQTL’ler, proteinlerin bolluğundaki veya aktivitesindeki varyasyonlarla ilişkili olan, tipik olarak tek nükleotid polimorfizmleri (SNP’ler) şeklinde spesifik genetik varyantları temsil eder.protein depp’in incelenmesi, bir bireyin genetik yapısı ile proteomik profili arasındaki karmaşık etkileşimi aydınlatmaya yönelik bu daha geniş çabaya katkıda bulunmaktadır.

Proteinlerin üretimi ve düzenlenmesi, bir bireyin genomu tarafından karmaşık bir şekilde kontrol edilir. SNP’ler gibi genetik varyantlar, gen transkripsiyonunu, mRNA stabilitesini, translasyon verimliliğini veya protein yıkımını etkileyerek protein seviyelerini etkileyebilir. Örneğin, bazı SNP’ler bir proteini kodlayan genin içinde veya yakındaki düzenleyici bölgelerde bulunarak ekspresyonunu etkileyebilir, böylece dolaşımdaki protein konsantrasyonlarını etkileyebilir.[1] Araştırmalar, bu tür genetik varyantların belirli protein ve metabolit konsantrasyonlarının gözlenen varyansının önemli bir kısmını açıklayabildiğini göstermiştir.[2] Bu genetik etki, bir bireyin benzersiz DNA dizisinin kendi spesifik proteomik manzarasına nasıl katkıda bulunduğunu vurgular.

Protein seviyelerindeki varyasyonlar, çeşitli durumlar için önemli biyobelirteçler olarak işlev görerek sağlık ve hastalıkta sıklıkla rol oynamaktadır. Örneğin, çalışmalar, erken diyabetogenez ve aterogenez ile ilişkili olan C-reaktif protein (CRP) gibi enflamatuar belirteçlerle genetik ilişkiler tanımlamıştır.[3]Diğer proteinler, interlökinler, insülin, kemokinler, adipokinler (örn., adiponektin, leptin, rezistin) ve karaciğer fonksiyon belirteçleri gibi enflamatuar sitokinler dahil olmak üzere, metabolik ve enflamatuar durumlar, diyabet ve HIV progresyonu ile ilişkili olduğu bilinmektedir.[1]Benzer şekilde, hemostatik faktörleri, hematolojik fenotipleri.[4]ve lipid seviyelerini (örn., HDL kolesterol, LDL kolesterol) etkileyen genetik faktörler, kardiyovasküler hastalık riskini anlamada kritik öneme sahiptir.[5] protein depp üzerine yapılan araştırmalar bu nedenle çeşitli klinik sonuçlar için potansiyel genetik yatkınlıkları veya göstergeleri tanımlamak açısından önemlidir.

Protein düzeylerine yönelik genetik belirleyicilerin, protein depp’i etkileyenler de dahil olmak üzere, tanımlanması büyük sosyal öneme sahiptir. Bu tür bulgular, daha erken risk sınıflandırmasını, hedeflenmiş önleyici stratejileri ve bir bireyin genetik profiline dayalı yeni tedavi edici müdahalelerin geliştirilmesini sağlayarak kişiselleştirilmiş tıbbı ilerletebilir. Protein varyasyonlarının altında yatan genetik mimariyi çözerek, araştırmacılar hastalık mekanizmalarına dair daha derinlemesine bilgiler edinebilir, bu da yaygın ve karmaşık hastalıklar için nihayetinde daha iyi tanı yöntemleri ve daha etkili tedavilere yol açar.

protein depp’e yönelik, genom çapında ilişkilendirme çalışmaları (GWAS) ve benzeri büyük ölçekli genetik analizlerden elde edilen bulguların yorumlanması, birçok önemli sınırlamaya tabidir. Bu kısıtlamalar, bu tür çalışmaların doğasında var olan tasarımından, incelenen kohortların özelliklerinden ve insan genetik mimarisinin süregelen karmaşıklıklarından kaynaklanmaktadır. Bu sınırlamaları fark etmek, araştırma değerinin dengeli bir şekilde anlaşılması ve gelecekteki araştırmalara rehberlik etmesi açısından çok önemlidir.

Metodolojik ve İstatistiksel Kısıtlamalar

Section titled “Metodolojik ve İstatistiksel Kısıtlamalar”

Protein depp üzerine yapılan çalışmalar, pek çok genom çapında ilişkilendirme çalışmasında olduğu gibi, bulguların güvenilirliğini ve eksiksizliğini etkileyebilen metodolojik ve istatistiksel kısıtlamalarla sıklıkla karşılaşır. Bazı kohortlar için tipik olan orta düzey örneklem büyüklükleri, protein depp ile gerçek, ancak mütevazı genetik ilişkilerin tespit edilemediği durumlarda yanlış negatif bulgu riskini artırarak yetersiz istatistiksel güce yol açabilir.[6] Öte yandan, genom boyunca gerçekleştirilen çok sayıda istatistiksel test, p-değerleri titizlikle ayarlanmazsa yanlış pozitif ilişki olasılığını artırarak önemli bir çoklu test sorununu ortaya çıkarır; bu durum, global anlamlılık için Bonferroni düzeltmesi gerektiren örneklerle de vurgulanmaktadır.[6] Potansiyel yanlış negatifler ve yanlış pozitiflerden oluşan bu ikili zorluk, tanımlanan genetik varyantların dikkatli yorumlanmasını ve önceliklendirilmesini gerektirmektedir.

Ayrıca, bu çalışmalarda kullanılan SNP dizilimlerinin sağladığı genomik kapsama, protein depp’in genetik manzarasını tam olarak karakterize etmede kısıtlayıcı bir faktör olabilir. Mevcut tüm SNP’lerin yalnızca bir alt kümesini veya daha eski dizi versiyonlarını kullanmak, bazı genlerin veya belirli genetik varyantların yeterince temsil edilemeyebileceği ve önemli ilişkilerin kapsama eksikliği nedeniyle gözden kaçmasına neden olabileceği anlamına gelir.[4]Bu eksik genomik temsil, aday genlerin kapsamlı bir şekilde incelenmesini engelleyebilir, protein depp’e katkılarının tam olarak anlaşılmasını önleyebilir ve kapsama alanını iyileştirmek için daha yoğun SNP dizilimleri veya imputasyon yöntemlerine duyulan ihtiyacın altını çizebilir.[4]

Genellenebilirlik ve Fenotipik Değerlendirme Nüansları

Section titled “Genellenebilirlik ve Fenotipik Değerlendirme Nüansları”

Protein depp’i geniş kapsamda anlamanın önemli bir kısıtlılığı, bulguların genellenebilirliği ile, özellikle de çalışma popülasyonlarının demografik özellikleriyle ilişkilidir. İlk GWAS çalışmalarının çoğu ağırlıklı olarak Avrupa veya Kafkas kökenli bireyleri içermektedir; bu durum, tanımlanan genetik ilişkilendirmelerin farklı küresel popülasyonlara doğrudan uygulanabilirliğini kısıtlayabilir.[7] Genetik varyasyonlar, allel frekansları ve bağlantı dengesizliği kalıpları etnik gruplar arasında önemli ölçüde farklılık gösterebilir; bu da bir popülasyondan elde edilen bulguların diğerlerine doğrudan aktarılamayacağı ve çok etnikli kohortlarda tekrarlanmasını gerektirdiği anlamına gelir.

Fenotipik değerlendirme aynı zamanda, protein depp ile genetik ilişkilendirmelerin sağlamlığını etkileyebilecek belirli zorluklar sunmaktadır. Protein seviyeleri gibi özellikler genellikle normal olmayan dağılımlar gösterir ve ilişkilendirme testlerinin varsayımlarını karşılamak için karmaşık istatistiksel dönüşümler (örn. log, Box-Cox veya probit dönüşümleri) gerektirir; bu durum sonuçları ve yorumlarını incelikle etkileyebilir.[1]Ek olarak, sadece cinsiyet-havuzlu analizler yapan çalışma tasarımları, istatistiksel karmaşıklığı basitleştirirken, protein depp ile olan ilişkileri yalnızca erkeklere veya kadınlara özgü olabilecek SNP’leri gözden kaçırma riski taşır; bu da önemli cinsiyete özgü genetik etkileri potansiyel olarak gizleyebilir.[4]

Replikasyon ve Açıklanamayan Genetik Katkılar

Section titled “Replikasyon ve Açıklanamayan Genetik Katkılar”

Protein depp için genetik ilişkilendirmeleri doğrulamanın temel bir yönü, bağımsız kohortlarda replikasyon gerekliliğidir. Genom çapındaki taramalardan elde edilen ilk bulgular keşifsel olarak kabul edilir ve bunların nihai doğrulanması ve gerçek genetik ilişkilendirmeler olarak kurulması, farklı popülasyonlarda başarılı replikasyona bağlıdır.[6] Bu tür harici doğrulama olmadan, güçlü istatistiksel desteğe sahip olanlar bile ilişkilendirmeler geçici kalır ve çoklu testlerden kaynaklanan potansiyel yanlış pozitifler olmaktan öteye geçmek için daha fazla doğrulamaya ihtiyaç duyar. Bu durum, tanımlanmış genetik bağlantılara güven oluşturmak için işbirliğine dayalı araştırmalara ve meta-analizlere olan devam eden ihtiyacı vurgulamaktadır.

Son olarak, protein depp’i etkileyen spesifik genetik lokusların başarılı bir şekilde tanımlanmasına rağmen, özelliğin kalıtımının önemli bir kısmı sıklıkla açıklanamaz kalır ve “kayıp kalıtım” fenomenine katkıda bulunur. Çalışmalar, yaş ve cinsiyet gibi yaygın çevresel karıştırıcı faktörleri düzeltmeye çalışsa da, ölçülmeyen çevresel faktörlerin ve karmaşık gen-çevre etkileşimlerinin karmaşık etkileşimi tam olarak yakalanamayabilir. Ayrıca, protein depp’in genetik mimarisi, çok küçük etkilere sahip çok sayıda varyantı, standart dizilerle kapsanmayan nadir varyantları veya karmaşık pleiotropik etkileri içerebilir; bunların hepsi özelliğin genetik belirleyicilerini tam olarak açıklama zorluğuna katkıda bulunur.[6] Daha yoğun genomik veri, daha büyük kohortlar ve yenilikçi analitik yöntemler kullanan ileri araştırmalar, bu kalan bilgi boşluklarını çözmek için esastır.

HRG, HRG-AS1, KNG1 ve GALNT2 gibi genlerin içinde veya yakınındaki genetik varyasyonlar, protein ekspresyonunu ve işlevini önemli ölçüde etkileyebilir; bu kavram protein kantitatif özellik lokusları (pQTL’ler) olarak bilinir.[1]Bu varyantlar veya tek nükleotid polimorfizmleri (SNP’ler), transkripsiyonu değiştirme, mRNA stabilitesini etkileme veya protein işleme ve translasyon sonrası modifikasyonları etkileme dahil olmak üzere çeşitli mekanizmalar aracılığıyla gen aktivitesini sıklıkla modifiye eder. Bu tür değişiklikler, dolaşımdaki protein seviyelerinde değişikliklere yol açabilir ve bu da bir dizi fizyolojik süreci ve hastalık yatkınlığını etkiler.[2] HRG(Histidin Zengin Glikoprotein) geni, heparin ve metal iyonları gibi çeşitli ligandlara bağlanarak kan pıhtılaşması, fibrinoliz, anjiyogenez ve immün yanıtlar dahil olmak üzere çeşitli biyolojik süreçlerde rol oynayan bir plazma proteinini kodlar.HRG ve onun antisens RNA’sı HRG-AS1 içinde veya yakınında bulunan rs7614709 , rs7625980 , rs16860992 ve rs186268843 gibi varyantlar, HRG mRNA’sının transkripsiyonunu veya stabilitesini modüle edebilir, böylece dolaşımdaki HRG protein seviyelerini etkileyebilir. HRG-AS1, kromatin yeniden şekillenmesi veya mRNA transkriptleriyle doğrudan etkileşim dahil olmak üzere karmaşık mekanizmalar aracılığıyla HRG’nin ekspresyonunu düzenleyebilen bir antisens RNA’dır. Sonuç olarak, bu varyantlar HRG’nin “protein depp”ini (protein seviyeleri ve aşağı akış etkileri) değiştirebilir, vasküler sağlık, yara iyileşmesi ve immün regülasyondaki kritik rollerini potansiyel olarak etkileyebilir ve kardiyovasküler ve inflamatuar durumlarla ilgili örtüşen özellikler için daha geniş çıkarımlara sahip olabilir.

KNG1 (Kininogen 1) genindeki rs1621816 gibi varyasyonlar, inflamasyon, kan basıncı regülasyonu ve pıhtılaşmada merkezi bir rol oynayan kallikrein-kinin sistemiyle ilişkilidir. KNG1, güçlü bir vazodilatör ve inflamatuar mediyatör olan bradikininin bir öncüsü olarak işlev görür. rs1621816 gibi bir varyant, KNG1 proteininin ekspresyon seviyelerini veya işlenmesini etkileyerek, kininlerin mevcudiyetini değiştirebilir ve aşağı akış fizyolojik yollarını etkileyebilir. Sıklıkla düzenleyici varyantlardan kaynaklanan KNG1 protein seviyelerindeki değişiklikler, vücudun inflamatuar yanıtını, vasküler tonusu ve pıhtılaşma kaskadlarını etkileyebilir, homeostatik dengeyi sürdürmedeki önemini vurgular. Bu genetik etkileri anlamak, bu yolları içeren durumlara yönelik bireysel yatkınlıkları aydınlatmaya yardımcı olur.

GALNT2 geni (UDP-N-asetil-alfa-D-galaktozamin:polipeptit N-asetilgalaktozaminiltransferaz 2), proteinlere şekerleri bağlayan yaygın bir translasyon sonrası modifikasyon olan müsin tipi O-glikosilasyonunu başlatmak için çok önemlidir. Bu süreç, protein stabilitesini, katlanmasını, salgılanmasını ve diğer moleküllerle etkileşimlerini önemli ölçüde etkiler. GALNT2 içindeki rs17315646 varyantı, enzimin aktivitesini veya ekspresyonunu etkileyerek, vücut genelindeki çok sayıda hedef proteinin glikosilasyon paternlerini değiştirebilir. Bu tür modifikasyonlar, protein işlevinde ve stabilitesinde değişikliklere yol açarak, bunların “protein depp”ini etkileyebilir ve lipid metabolizmasından immün tanımaya kadar çeşitli özelliklere potansiyel olarak katkıda bulunabilir. O-glikosilasyondaki değişiklikler çeşitli hastalıklarla ilişkilendirilebilir, bu daGALNT2 varyantlarını karmaşık biyolojik sistemlerin önemli modülatörleri haline getirir.

HRG-AS1 ile ilişkili ek varyantlar, rs12490146 , rs73185681 ve rs7646890 (ayrıca HRGP2 ile de bağlantılı olanlar dahil), bu genomik bölgedeki düzenleyici karmaşıklığı daha da vurgulamaktadır. Bu kodlamayan varyantlar, HRG-AS1 içindeki epigenetik manzarayı, güçlendirici aktiviteyi veya mikroRNA bağlanma bölgelerini etkileyebilir, böylece HRG gibi komşu genlerin veya diğer işlevsel olarak ilişkili proteinlerin ekspresyonunu dolaylı olarak etkileyebilir. Bu varyantların gen regülasyonunu etkilediği kesin mekanizmalar karmaşık olabilir, ancak nihai etkileri sıklıkla değişmiş protein üretimi veya işlevinde görülür. Bu tür genetik varyasyonlar, protein seviyeleri ve aktivitesinde hafif ama kümülatif değişikliklere katkıda bulunabilir, bir bireyin sağlık seyrini ve çeşitli hastalıklara yatkınlığını etkileyebilir.[8], [9]

RS IDGenİlişkili Özellikler
rs7614709
rs7625980
rs16860992
HRG-AS1, HRGprotein measurement
protein depp measurement
extracellular sulfatase Sulf-2 measurement
microfibrillar-associated protein 2 measurement
rs1621816 KNG1, HRG-AS1protein depp measurement
rs12490146 HRG-AS1histidine-rich glycoprotein measurement
protein depp measurement
rs73185681 HRG-AS1dual specificity mitogen-activated protein kinase kinase 4 measurement
protein depp measurement
rs17315646 GALNT2dual specificity mitogen-activated protein kinase kinase 4 measurement
platelet count
mean corpuscular hemoglobin concentration
protein measurement
protein depp measurement
rs7646890 HRGP2, HRG-AS1protein depp measurement
rs186268843 HRG, HRG-AS1protein depp measurement
CD27 antigen measurement
dual specificity mitogen-activated protein kinase kinase 4 measurement

Protein Özelliklerinin Tanımı ve Kavramsal Çerçevesi

Section titled “Protein Özelliklerinin Tanımı ve Kavramsal Çerçevesi”

Protein özellikleri, genetik ilişkilendirme çalışmaları bağlamında, biyolojik örneklerdeki ölçülebilir dolaşımdaki protein seviyelerini ifade eder ve kantitatif fenotipler olarak hizmet eder. Bu özellikler sıklıkla biyobelirteç olarak kullanılır ve çeşitli fizyolojik veya patolojik süreçlere dair içgörüler sunar. Örneğin, C-reaktif protein (CRP) inflamasyonun yaygın olarak tanınan bir göstergesidir ve genetik faktörler ile metabolik sendrom, hipertansiyon ve erken diyabetogenez ve aterogenez gibi karmaşık durumların gelişimi arasındaki bağlantısı nedeniyle “ara fenotip” olarak tanımlanmıştır.[10]Diğer örnekler arasında lipoprotein(a) (Lp(a)), Tümör nekroz faktör-alfa (TNF-alfa) ve çeşitli interlökin seviyeleri yer alır; bunlar da genetik analiz için kantitatif özellikler olarak kabul edilir.[1] Bu özelliklerin incelenmesi, varyabilitelerinin altında yatan genetik mimariyi ve insan sağlığı üzerindeki sonraki etkilerini aydınlatmaya yardımcı olur.

Ölçüm Yaklaşımları ve Operasyonel Kriterler

Section titled “Ölçüm Yaklaşımları ve Operasyonel Kriterler”

Protein özelliklerinin ölçümü tipik olarak, serum veya plazma örneklerindeki konsantrasyonlarını nicelendirmeyi içerir ve seviyeler istatistiksel analiz için genellikle kantitatif özellikler olarak ele alınır.[1] Araştırma çalışmalarında bu özelliklere yönelik operasyonel tanımlar, analiz tespit limitlerinin dışında kalan değerler için spesifik işleme prosedürlerini içerir; örneğin, tespit edilebilir limitlerin altındaki değerler sıfır olarak kodlanabilir.[1] Ayrıca, serum ölçümleri yaş ve cinsiyet gibi kovaryatlarla additif genetik modeller gibi istatistiksel modeller uygulanmadan önce, CRP için log10 dönüşümü veya ters normal dönüşüm gibi yöntemler kullanılarak normallik elde etmek amacıyla genellikle dönüştürülür.[1]Lipoprotein-A gibi bazı proteinler için, normal dağılımın elde edilemediği durumlarda, standart klinik kesim noktalarına dayalı dikotomizasyon kullanılabilir.[1]

Sınıflandırma Sistemleri ve Klinik Önemi

Section titled “Sınıflandırma Sistemleri ve Klinik Önemi”

Protein özellikleri, başlıca kantitatif özellikler olarak sınıflandırılır; yani seviyeleri bir popülasyon içinde sürekli olarak değişir. Ancak, klinik veya araştırma amaçları için bu sürekli değerler, belirli eşikler veya kesme değerleri kullanılarak kategorize edilebilir. Örneğin, Lipoprotein(a) yüksek seviyeler için 14 mg/dl’lik standart bir klinik kesme noktasında dikotomize edilebilir.[1] Benzer şekilde, Ulusal Kolesterol Eğitim Programı kılavuzları, Lp(a) (0,1–6,5 mg/dl), LDL-kolesterol (60–129 mg/dl), HDL-kolesterol (40–80 mg/dl), toplam kolesterol (120–199 mg/dl) ve trigliseritler (30–149 mg/dl) gibi çeşitli lipidle ilişkili proteinler için normal aralıklar tanımlar.[11]Bu sınıflandırmalar, hastalık riskini değerlendirme, tedavi etkinliğini izleme ve şiddet derecelerini tanımlama açısından kritik öneme sahiptir, zira anormal protein seviyeleri dislipidemi, hipertansiyon ve tip 2 diyabet dahil olmak üzere çeşitli metabolik ve kardiyovasküler hastalıklarla ilişkilidir.[9]

Standartlaştırılmış Terminoloji ve Nomenklatür

Section titled “Standartlaştırılmış Terminoloji ve Nomenklatür”

Protein özelliklerinin incelenmesindeki temel terminoloji, belirli proteinlerin düzeylerini etkileyen genetik varyantları ifade eden “protein kantitatif özellik lokusları” (pQTL’ler) terimini içerir.[1] Bu proteinler için nomenklatür, tutarlılığı sağlamak ve araştırma entegrasyonunu kolaylaştırmak amacıyla genellikle standartlaştırılmış sözlük ve veri tabanlarına uyum sağlar. Proteinler, protein sekansları ve işlevsel bilgiler için kapsamlı bir kaynak sağlayan Swissprot gibi veri tabanlarındaki erişim numaraları kullanılarak sıkça tanımlanır.[1]Örneğin, Sex Hormone Binding Globulin (SHBG) (P04278), Tumor necrosis factor-alpha (TNF-alpha) (P01375), C-reaktif protein (CRP) (P02741) ve Lipoprotein(a) (LPA) (P08519) gibi spesifik proteinler benzersiz Swissprot erişim numaralarına sahipken, bunlara karşılık gelen genler Ensembl gibi veri tabanlarında kataloglanmıştır.[1] Bu standartlaştırılmış yaklaşım, incelenen protein özelliklerinin hassas bir şekilde tanımlanmasına ve referans verilmesine olanak tanır.

Metabolik ve Hepatik Düzenlemede Proteinler

Section titled “Metabolik ve Hepatik Düzenlemede Proteinler”

Proteinler, hücresel fonksiyonların sürdürülmesi ve metabolik süreçlerin düzenlenmesi için esastır. Bu özel protein, aspartat aminotransferaz gibi, özellikle karaciğer fonksiyonu bağlamında, metabolik sağlığın önemli bir göstergesi olarak hizmet eder.[6]Bir enzim olan aspartat aminotransferaz, karaciğerdeki enerji üretimi ve detoksifikasyon için kritik yollar olan amino asit metabolizması ve glukoneogeneze katılır. Dolaşımdaki seviyelerindeki değişiklikler, karaciğerin genel fizyolojik durumunu yansıtan hepatosit hasarını veya metabolik stresi işaret edebilir.

İmmün Sinyalleşme ve Enflamatuar Yollarda Proteinler

Section titled “İmmün Sinyalleşme ve Enflamatuar Yollarda Proteinler”

Birçok protein, immün yanıt ve enflamasyonun karmaşık ağında, sinyal molekülleri veya düzenleyici ağların bileşenleri olarak önemli roller oynamaktadır. Örneğin, CD40 ligand, osteoprotegerin, P-selektin, tümör nekroz faktör reseptör 2 ve tümör nekroz faktör-α gibi proteinler, immün hücre aktivasyonu, adezyonu ve sitokin sinyalleşmesinin çeşitli yönlerine aracılık eden bilinen enflamatuar belirteçlerdir.[6] Bu proteinlerin koordineli eylemleri vücudun savunma mekanizmalarına katkıda bulunur, ancak disregülasyonları kronik enflamasyona yol açabilir ve çeşitli patofizyolojik süreçlerin gelişimine katkıda bulunabilir, bu da bu tür protein biyobelirteçlerinin tanısal faydasını vurgulamaktadır.

Kardiyovasküler sağlığın ve daha geniş sistemik homeostazın sürdürülmesi, hormon veya aracı olarak görev yapan belirli proteinler tarafından önemli ölçüde etkilenir. Örneğin, natriüretik peptidler, başlıca kan basıncını ve sıvı dengesini düzenlemede rol oynayan protein hormonlarıdır ve bu sayede kardiyovasküler fonksiyonu doğrudan etkilerler.[6]Bu tür proteinlerin kan dolaşımındaki varlığı ve konsantrasyonu, kardiyak yük ve verimlilik hakkında içgörüler sunar; bunların disregülasyonu ise kalp yetmezliği gibi durumlara yol açabilir. Bu proteinlerin seviyelerini izlemek, birden fazla organ sisteminin fizyolojik durumu ve etkileşimleri hakkında kritik bilgiler sağlar.

Protein Biyobelirteç Düzeyleri Üzerindeki Genetik Etkiler

Section titled “Protein Biyobelirteç Düzeyleri Üzerindeki Genetik Etkiler”

Çeşitli proteinlerin düzeyleri ve aktiviteleri, genomdaki varyasyonların gen ifade paternlerini, protein sentezini ve stabilitesini etkileyebildiği önemli genetik kontrol altındadır. Genom çapında ilişkilendirme çalışmalarında, bir bireyin genetik yapısının dolaşımdaki protein düzeylerini nasıl etkilediğini anlamak için biyobelirteç özelliklerinin altında yatan genetik mekanizmalar araştırılır. Bu genetik etkiler, metabolizma, enflamasyon veya kardiyovasküler düzenlemede rol alan proteinlerin bazal düzeylerini etkilemekle kalmaz, aynı zamanda çevresel faktörlere verdikleri yanıtı da etkileyerek bir bireyin çeşitli sağlık sonuçlarına yönelik riskini şekillendirir.[6]

Temel Metabolik Homeostazinin Düzenlenmesi

Section titled “Temel Metabolik Homeostazinin Düzenlenmesi”

Metabolik dengenin sürdürülmesi, enzimatik aktiviteler ve düzenleyici ağların karmaşık bir etkileşimi tarafından yönetilir; bu durum özellikle lipit, glikoz ve ürik asit metabolizmasında belirgindir. Örneğin, kolesterol biyosentez yolu sıkı bir şekilde düzenlenir; 3-hidroksi-3-metilglutaril koenzim A redüktaz (HMGCR) enzimi, aktivitesini, katalizini ve yıkım hızını etkileyen anahtar bir kontrol noktasıdır ve bu durum aynı zamanda enzimin oligomerizasyon durumundan da etkilenir.[12] Benzer şekilde, yağ asidi desatürazlarını kodlayan FADS gen kümesi, eikosatrienoil-CoA’nın araşidonil-CoA’ya dönüşümü gibi reaksiyonları katalize ederek ve fosfatidilkolin biyosentezini etkileyerek çoklu doymamış yağ asitlerinin biyosentezinde önemli bir rol oynar.[13]Lipitlerin ötesinde, glikoz metabolizması, polimorfizmleri glukokinaz aktivitesini modüle ederek değişmiş insülin salgısı ve tip 2 diyabet riskiyle bağlantılı olanGCKR(glukokinaz regülatörü) gibi genlerden etkilenir.[3]Ürik asit homeostazisi, serum ürat seviyelerini ve atılımını düzenleyen renal bir anyon değiştirici olan ürat taşıyıcısıSLC2A9 (aynı zamanda GLUT9olarak da bilinir) tarafından büyük ölçüde kontrol edilir; bu gendeki varyasyonlar gut duyarlılığını etkiler ve cinsiyete özgü etkiler gösterir.[14] Alkalen fosfataz 2’nin aktivitesi gibi diğer metabolik süreçler, belirli kromozomal bölgeler tarafından genetik olarak düzenlenir.[15] glikosilfosfatidilinositol-spesifik fosfolipaz D (GPLD1) ise alkolsüz yağlı karaciğer hastalığı gibi durumlarda rol oynadığı gösterilmiş, lipit modifikasyonu ve katabolizmasındaki rolünü vurgulamıştır.[16]Lipit metabolizmasının daha geniş tablosu, lipoprotein lipazı inhibe ederek güçlü bir hiperlipidemi indükleyici faktör olarak işlev gören anjiyopoietin benzeri protein 4 (ANGPTL4) ve çok düşük yoğunluklu lipoprotein katabolizması üzerindeki etkisiyle hipertrigliseridemiye katkıda bulunan apolipoprotein CIII (APOCIII) gibi faktörleri de içerir.[17]

Transkripsiyonel ve Post-Translasyonel Modülatörler

Section titled “Transkripsiyonel ve Post-Translasyonel Modülatörler”

Gen ifadesi ve protein fonksiyonu, alternatif splaysing ve bir dizi post-translasyonel modifikasyon dahil olmak üzere çeşitli mekanizmalar aracılığıyla titizlikle kontrol edilir. Pre-mRNA’nın alternatif splaysingi, ekson 13’ün alternatif splaysingini etkileyen ve LDL-kolesterol seviyelerini etkileyen HMGCR’deki yaygın tek nükleotid polimorfizmleri ile gösterildiği gibi önemli bir düzenleyici katmandır.[18] Protein çeşitliliği oluşturmak için hayati öneme sahip olan bu süreç, alternatif splaysingin yeni protein izoformlarına yol açabildiği APOB mRNA’sında da gözlenir.[19] ve temel kontrol mekanizmaları hem normal fizyoloji hem de insan hastalığı için ayrılmaz bir parçadır.[20] Gen düzeyindeki düzenlemenin ötesinde, protein aktivitesi ve stabilitesi, post-translasyonel modifikasyonlar aracılığıyla hassas şekilde ayarlanır. Örneğin, Pleckstrin’in plazma zarlarıyla ilişkisi ve zar çıkıntıları indükleme yeteneği, fosforilasyonuna bağlıdır.[21] Parkin ve PJA1gibi ubikitin ligazları aracılığıyla gerçekleşen protein ubikitinasyonu, protein yıkım yollarında kritik bir rol oynar ve Parkinson hastalığı gibi nörodejeneratif durumlarda doğrudan etkileri vardır.[22] Genetik ve protein düzeyindeki kontrolün bu karmaşık katmanları, hücresel süreçlerin hassas düzenlenmesini sağlar ve genel fizyolojik duruma katkıda bulunur.

Hücresel Sinyalleşme ve Gen İfadesi Kontrolü

Section titled “Hücresel Sinyalleşme ve Gen İfadesi Kontrolü”

Hücresel fonksiyonlar, genellikle reseptör aktivasyonuyla başlayan ve gen ifadesinin düzenlenmesiyle sonuçlanan karmaşık sinyal şelaleleri tarafından organize edilir. Leptin reseptörü (LEPR) ve interlökin-6 reseptörü (IL6R) gibi reseptörler, metabolik sendromla ilişkili yolakların ayrılmaz bileşenleridir; plazma C-reaktif protein (CRP) seviyelerini etkileyerek, endokrin sinyalleşmeyi enflamatuar yanıtlara bağlarlar.[3] Hücre içi sinyalleşme bu dış sinyalleri iletir, genellikle gen promotorlarına bağlanan spesifik transkripsiyon faktörlerinin aktivasyonuna veya baskılanmasına yol açar.

Transkripsiyon faktörü düzenlenmesi, gen ifadesinin kritik bir belirleyicisidir. Örneğin, hepatosit nükleer faktör-1 alfa (HNF1A), C-reaktif protein seviyeleriyle ilişkilidir ve CRP promotorundaki farklı bölgelere bağlanması, ifadesini sinerjistik olarak trans-aktive eder.[9] Diğer önemli transkripsiyon faktörleri, c-Rel, C/EBPbeta, OCT-1 ve NF-kappaB dahil olmak üzere, promotor elementlerine bağlanarak bazal ve indüklenmiş CRP ifadesinin düzenlenmesine de katkıda bulunur.[23]Ayrıca, düşük yoğunluklu lipoprotein reseptör ilişkili proteini (LRP) ile artbeyin gelişim düzenleyicisi MafB arasındaki gibi protein etkileşimleri, sinyalleşmenin çeşitli hücresel süreçleri nasıl entegre edebileceğini örneklendirir.[24]tiroid hormonunun varlığına veya yokluğuna bağlı proteinler ise, gen transkripsiyonunu modüle etmek için tiroid hormon reseptörü ile etkileşime girebilir.[25]

Biyolojik sistemler, farklı sinyal yollarının birleştiği veya birbirini etkilediği, karmaşık hastalıkların temelini oluşturan beliren özelliklere yol açan kapsamlı sinyal yolu çapraz etkileşimi ve ağ etkileşimleri ile karakterize edilir. Metabolomik çalışmalar, genetik varyantların anahtar lipitlerin, karbonhidratların veya amino asitlerin homeostazisini nasıl etkilediğini ortaya koyarak, fizyolojik durumların işlevsel bir göstergesini sunarak ve etkilenen sinyal yollarını belirleyerek bu karşılıklı bağlılığı vurgulamaktadır.[2] Metabolik özelliklerin ara fenotipler olarak hizmet edebileceği gözlemi, genetik varyansı karmaşık hastalıklara bağlamak için güçlü bir yaklaşım sunmaktadır; örneğin, LIPCpolimorfizmlerinin fosfolipitler, kolesterol düzeyleri ve zayıf bir şekilde tip 2 diyabet, bipolar bozukluk ve romatoid artrit ile ilişkileri gibi.[2] Bu entegre ağlardaki düzensizlik, birçok hastalığın ayırt edici bir özelliğidir. Örneğin, FADSgen kümesindeki polimorfizmler, kardiyovasküler hastalığı olan hastalarda çoklu doymamış yağ asidi düzeyleri ile ilişkilidir (CVD).[13] ve bu genler ayrıca dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu ile de ilişkilendirilmiştir.[26] LEPR, HNF1A, IL6R ve GCKRdahil olmak üzere metabolik sendrom sinyal yollarıyla ilişkili lokusların, inflamasyon ve KVH (Kardiyovasküler Hastalık) riski biyobelirteci olan plazma C-reaktif proteini ile ilişkili olduğu bilinmektedir.[3]Ek olarak, birden fazla lokus boyunca yaygın varyantlar, poligenik dislipidemiye katkıda bulunur ve lipit konsantrasyonlarını etkileyerek koroner arter hastalığı riskini etkilemektedir.[7]Bu karmaşık karşılıklı bağlantıları anlamak, sinyal yolu düzensizliğini belirlemek, terapötik hedefleri tam olarak saptamak ve gut, tip 2 diyabet ve spesifik inflamatuar durumlar gibi hastalıkları yönetmek için stratejiler geliştirmek açısından çok önemlidir.[27]

[1] Melzer, D et al. “A genome-wide association study identifies protein quantitative trait loci (pQTLs).” PLoS Genet, 2008.

[2] Gieger, C et al. “Genetics meets metabolomics: a genome-wide association study of metabolite profiles in human serum.”PLoS Genet, 2008.

[3] Ridker, P. M. et al. “Loci related to metabolic-syndrome pathways including LEPR,HNF1A, IL6R, and GCKR associate with plasma C-reactive protein: the Women’s Genome Health Study.”Am J Hum Genet, vol. 82, no. 5, 2008, pp. 1185-92.

[4] Yang, Q et al. “Genome-wide association and linkage analyses of hemostatic factors and hematological phenotypes in the Framingham Heart Study.”BMC Med Genet, 2007.

[5] Willer, C. J. et al. “Newly identified loci that influence lipid concentrations and risk of coronary artery disease.”Nat Genet, vol. 40, no. 2, 2008, pp. 161-69.

[6] Benjamin, E. J., et al. “Genome-wide association with select biomarker traits in the Framingham Heart Study.” BMC Medical Genetics, vol. 8, 2007.

[7] Kathiresan, S et al. “Common variants at 30 loci contribute to polygenic dyslipidemia.” Nat Genet, 2008.

[8] Aulchenko, YS et al. “Loci influencing lipid levels and coronary heart disease risk in 16 European population cohorts.”Nat Genet, 2008.

[9] Reiner, A. P. et al. “Polymorphisms of the HNF1A gene encoding hepatocyte nuclear factor-1 alpha are associated with C-reactive protein.”Am J Hum Genet, vol. 82, no. 5, 2008, pp. 1193-201.

[10] Wessel, J., et al. “C-reactive protein, an ‘intermediate phenotype’ for inflammation: human twin studies reveal heritability, association with blood pressure and the metabolic syndrome, and the influence of common polymorphism at catecholaminergic/beta-adrenergic pathway loci.”Journal of Hypertension, vol. 25, no. 2, 2007, pp. 329-43.

[11] Ober, C., et al. “Genome-wide association study of plasma lipoprotein(a) levels identifies multiple genes on chromosome 6q.”Journal of Lipid Research, vol. 50, no. 6, 2009, pp. 1199-1206.

[12] Goldstein, J.L., and Brown, M.S. “Regulation of the mevalonate pathway.” Nature 343 (1990): 425–430.

[13] Malerba, G., et al. “SNPs of the FADS Gene Cluster are Associated with Polyunsaturated Fatty Acids in a Cohort of Patients with Cardiovascular Disease.” Lipids 43 (2008): 289–299.

[14] Enomoto, A., Kimura, H., Chairoungdua, A., Shigeta, Y., Jutabha, P., et al. “Molecular identification of a renal urate anion exchanger that regulates blood urate levels.” Nature 417 (2002): 447–452.

[15] Yuan, X., et al. “activity is regulated by a chromosomal region containing the alkaline phosphatase 2 gene (Akp2) in C57BL/6J and DBA/2J mice.” Physiol. Genomics 23 (2005): 295–303.

[16] Chalasani, N., Vuppalanchi, R., Raikwar, N.S., and Deeg, M.A. “Glycosylphosphatidylinositol-specific phospholipase d in nonalcoholic Fatty liver disease: A preliminary study.” J. Clin. Endocrinol. Metab. 91 (2006): 2279–2285.

[17] Yoshida, K., Shimizugawa, T., Ono, M., and Furukawa, H. “Angiopoietin-like protein 4 is a potent hyperlipidemia-inducing factor in mice and inhibitor of lipoprotein lipase.” J. Lipid Res. 43 (2002): 1770–1772.

[18] Burkhardt, R et al. “Common SNPs in HMGCR in micronesians and whites associated with LDL-cholesterol levels affect alternative splicing of exon13.” Arterioscler Thromb Vasc Biol, 2008.

[19] Khoo, B., Roca, X., Chew, S.L., and Krainer, A.R. “Antisense oligonucleotide-induced alternative splicing of the APOB mRNA generates a novel isoform of APOB.” BMC Mol Biol 8 (2007): 3.

[20] Matlin, A.J., Clark, F., and Smith, C.W. “Understanding alternative splicing: towards a cellular code.” Nat Rev Mol Cell Biol 6 (2005): 386–398.

[21] Ma, A.D., Brass, L.F., and Abrams, C.S. “Pleckstrin associates with plasma membranes and induces the formation of membrane projections: requirements for phosphorylation and the NH2-terminal PH domain.” J Cell Biol 136 (1997): 1071–1079.

[22] Kahle, P.J., and Haass, C. “How does parkin ligate ubiquitin to Parkinson’s disease?” EMBO Rep 5 (2004): 681–685.

[23] Agrawal, A., Samols, D., and Kushner, I. “Transcription factor c-Rel enhances C-reactive protein expression by facilitating the binding of C/EBPbeta to the promoter.” Mol. Immunol. 40 (2003): 373–380.

[24] Petersen, H.H., et al. “Low-density lipoprotein receptor-related protein interacts with MafB, a regulator of hindbrain development.” FEBS Lett 565 (2004): 23–27.

[25] Lee, J.W., Choi, H.S., Gyuris, J., Brent, R., and Moore, D.D. “Two classes of proteins dependent on either the presence or absence of thyroid hormone for interaction with the thyroid hormone receptor.” Mol. Endocrinol. 9 (1995): 243–254.

[26] Brookes, K.J., Chen, W., Xu, X., Taylor, E., and Asherson, P. “Association of fatty acid desaturase genes with attention-deficit/hyperactivity disorder.” Biol Psychiatr 60 (2006): 1053–1061.

[27] Vitart, V., et al. “SLC2A9 is a newly identified urate transporter influencing serum urate concentration, urate excretion and gout.” Nat Genet 40 (2008): 18327257.