İçeriğe geç

Genitoüriner Sistem Hastalığı

Genitoüriner sistem hastalıkları, böbrekleri, mesaneyi, üreterleri, üretrayı ve üreme organlarını etkileyen çok çeşitli durumları kapsar. Bu durumlar, bir bireyin sağlığını ve yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyebilir. En yaygın ve etkili olanlardan biri, yüksek prevalansı ve önemli morbiditesi nedeniyle önemli bir küresel halk sağlığı sorunu olarak kabul edilen kronik böbrek hastalığıdır (CKD).[1] KBH’nin insidansı ve prevalansı dünya çapında artmakta ve yetişkin nüfusun önemli bir bölümünü etkilemektedir.[1]

Genitoüriner sistem hastalıklarının, özellikle de CKD’in altında yatan biyolojik mekanizmalar, genetik ve çevresel faktörler arasındaki karmaşık etkileşimleri içerir. Ailevi kümelenme çalışmaları da dahil olmak üzere araştırmalar, böbrek hastalığının belirgin bir genetik bileşeni olduğunu göstermektedir.[1] Kreatinine dayalı tahmini glomerüler filtrasyon hızı (eGFRcrea) gibi böbrek fonksiyonu göstergeleri için kalıtılabilirlik tahminleri, hipertansiyon veya diyabet gibi risk faktörleri olan bireylerde 0,41 ila 0,75 arasında ve genel popülasyon örneklerinde yaklaşık 0,33 arasında değişmektedir.[1] Sistatin C’ye dayalı eGFR (eGFRcys) için de benzer kalıtılabilirlik gözlenmiştir.[1]Genom çapında ilişkilendirme çalışmaları (GWAS), CKD ve böbrek fonksiyonu ölçümleri için spesifik genetik yatkınlık lokuslarının belirlenmesinde etkili olmuştur. Örneğin, tek nükleotid polimorfizmleri (SNP’ler) ileUMOD lokusunda KBH arasında anlamlı ilişkiler bulunmuştur.[1] SHROOM3 ve GATM/SPATA5L1 dahil olmak üzere diğer lokuslar eGFRcrea ile ilişkilendirilmiştir; CST ve STC1 lokusları ise eGFRcys ile ilişkilidir.[1] UMOD geni, insan idrarında bulunan yaygın bir protein olan Tamm-Horsfall proteinini kodlar ve bu gende nadir görülen mutasyonların Mendel tipi böbrek hastalığına neden olduğu bilinmektedir.[1] UMOD lokusundaki rs12917707 gibi spesifik SNP’ler, daha iyi böbrek fonksiyonu (daha yüksek eGFRcrea ve eGFRcys) ve azalmış KBH riski ile ilişkilendirilmiştir ve bu da koruyucu bir rol olduğunu düşündürmektedir.[1]Bu bulgular, böbrek fonksiyonunu ve hastalık patogenezini etkilemede yaygın genetik varyantların önemini vurgulamaktadır.[1]

Klinik olarak, kronik böbrek hastalığı, 60 ml/dak/1,73m²’nin altında bireGFRcrea ile tanımlanır.[1] Böbrek fonksiyonunun doğru değerlendirilmesi, tanı ve yönetim için çok önemlidir. GFR’nin doğrudan ölçümü popülasyon çalışmalarında her zaman mümkün olmasa da, serum kreatinin ve sistatin C gibi biyobelirteçlerden elde edilen tahmini GFR değerleri yaygın olarak kullanılmaktadır.[1] Popülasyon tabanlı GFR tahminindeki doğal kusurlar göz önüne alındığında, çoklu biyobelirteçlerin kullanımı, böbrek disfonksiyonunun gerçek sinyallerinin tespitini iyileştirmeye yardımcı olabilir.[1]Böbrek sağlığı üzerindeki doğrudan etkisinin ötesinde, KBH kardiyovasküler hastalık ve genel mortalite riskini önemli ölçüde artırır.[1]

Genitoüriner sistem hastalıklarının, özellikle CKD hastalığının toplumsal yükü büyüktür. Artan prevalansı ile KBH, dünya çapındaki sağlık sistemleri için büyük bir zorluk teşkil etmektedir.[1]En şiddetli formu olan son dönem böbrek yetmezliği, yüzbinlerce kişiyi etkileyen ve önemli bir ekonomik ve sosyal maliyeti temsil eden diyaliz gibi yoğun tedaviler gerektirmektedir.[1] Bu hastalıkların genetik temellerini anlamak, geliştirilmiş tanı araçları, hedefe yönelik tedaviler ve önleyici stratejiler geliştirmek için yeni yollar sunarak, nihayetinde küresel sağlık yükünü hafifletmeyi ve hasta sonuçlarını iyileştirmeyi amaçlamaktadır.

Metodolojik ve İstatistiksel Kısıtlamalar

Section titled “Metodolojik ve İstatistiksel Kısıtlamalar”

Genom çapında ilişkilendirme çalışmaları (GWAS), sıklıkla istatistiksel güç ve çalışma tasarımıyla ilgili sınırlamalarla karşılaşır. Mütevazı etki büyüklüklerine sahip genetik varyantları tespit etmek genellikle çok büyük örneklem boyutları gerektirir ve özellikle nadir genitoüriner hastalıklar için daha küçük kohortlara sahip çalışmalar, gerçek ilişkileri belirlemek için istatistiksel güçten yoksun olabilir. Bu, yanlış negatif bulgulara neden olabilir veya tespit edilen ilişkilerin algılanan etki büyüklüklerini şişirebilir ve bu da çalışmalar arasında tutarlı replikasyonu zorlaştırır.[2]Ayrıca, ilk GWAS bulguları, gerçek ilişkileri doğrulamak ve bunları çoklu testlerden kaynaklanan şans eseri keşiflerden ayırmak için bağımsız replikasyon gerektirir. Bu çalışmalarda tipik olarak analiz edilen genetik varyantlar, genotipleme dizilerindeki yaygın tek nükleotid polimorfizmleridir (SNP’ler), bu da daha az yaygın varyantların, yapısal varyantların veya dizi tarafından iyi kapsanmayan genomik bölgelerin gözden kaçabileceği anlamına gelir. Bu eksik genomik kapsam, bir hastalığın genetik mimarisini tam olarak belirleme yeteneğini sınırlar ve genel kalıtılabilirliğinin olduğundan daha düşük tahmin edilmesine yol açabilir.[2]

GWAS bulgularının genellenebilirliği genellikle çalışma popülasyonlarının ataları tarafından kısıtlanır. Birçok çalışma ağırlıklı olarak Avrupa kökenli katılımcıları içerir; bu da allel frekanslarındaki ve bağlantı dengesizliği örüntülerindeki farklılıklar nedeniyle sonuçların diğer etnik gruplara uygulanabilirliğini sınırlayabilir. Popülasyon tabakalaşmasıyla oluşan karışıklığı en aza indirmek için, araştırmacılar genellikle Batı Avrupa kökenli olmayan bireyleri titizlikle dışlarlar ve bu da bulguları çeşitli popülasyonlara geniş bir şekilde uygulamanın zorluğunun altını çizer.[1]Popülasyon değerlendirmelerinin ötesinde, hastalık fenotiplerinin ve ilgili özelliklerin doğru ve tutarlı bir şekilde tanımlanması, sağlam genetik ilişkilendirme için çok önemlidir. Doğrudan fizyolojik ölçümlerin geniş popülasyon tabanlı çalışmalarda mümkün olmadığı durumlarda, araştırmacılar sıklıkla tahmini değerlere veya klinik tanı kriterlerine güvenirler; bu da kusurlu olabilir veya kohortlar arasında farklılık gösterebilir. Kronik böbrek hastalığı gibi durumlar için tek ölçüm kullanmak veya kümülatif tanımlar kullanmak gibi tutarsız fenotipleme, önemli değişkenlik yaratabilir ve genetik ilişkilendirmelerin tekrarlanabilirliğini ve yorumlanmasını etkileyebilir.[1]

Eksik Genetik Anlayış ve Çevresel Faktörler

Section titled “Eksik Genetik Anlayış ve Çevresel Faktörler”

Çok sayıda genetik ilişkilendirmenin tanımlanmasına rağmen, bu varyantlar genellikle birçok genitoüriner hastalık için gözlemlenen kalıtılabilirliğin yalnızca bir kısmını açıklamaktadır; bu fenomen “kayıp kalıtılabilirlik” olarak adlandırılır. Bu, genetik etkinin önemli bir bölümünün yaygın SNP’ler tarafından açıklanamadığını, potansiyel olarak nadir varyantlardan, karmaşık gen-gen etkileşimlerinden veya mevcut GWAS tasarımlarının tam olarak yakalayamayabileceği karmaşık düzenleyici mekanizmalardan kaynaklanan katkılardan kaynaklandığını göstermektedir. Bu bilgi boşluğu, mevcut GWAS yaklaşımlarının kapsamının ötesinde tamamlayıcı gen keşfetme stratejilerine duyulan ihtiyacı vurgulamaktadır.[1] Dahası, genitoüriner hastalıkların gelişimi ve ilerlemesi, genetik yatkınlıklar ve çevresel faktörlerin karmaşık bir etkileşimi ile şekillenmektedir. Mevcut GWAS, öncelikle genetik ana etkileri belirlemeye odaklanmakta ve genellikle potansiyel gen-çevre etkileşimlerini veya diğer ölçülmemiş çevresel karıştırıcıları tam olarak hesaba katmamaktadır. Çevresel verilerin kapsamlı bir entegrasyonu olmadan, bu karmaşık özelliklerin tam etiyolojik resmi eksik kalır ve bu da bütünsel önleme ve tedavi stratejilerinin geliştirilmesini sınırlar.

Genetik varyasyonlar, bireyin genitoüriner sistemi etkileyenler de dahil olmak üzere çeşitli hastalıklara yatkınlığını etkilemede önemli bir rol oynar. Genom çapında ilişkilendirme çalışmaları (GWAS), sıklıkla genetik yatkınlıklar için belirteç görevi gören tek nükleotid polimorfizmlerini (SNP’ler) tanımlar ve bunlar genellikle organ gelişimi ve fonksiyonu için hayati öneme sahip genleri içeren bölgeleri vurgular.[3] Bu varyantları ve ilişkili genlerini anlamak, sağlık ve hastalığın altında yatan karmaşık mekanizmalara ilişkin fikir verir.

rs9895661 varyantı, TBX2-AS1 ve BCAS3’ü kapsayan bir bölgede yer almaktadır. TBX2-AS1, TBX2 geninin ekspresyonunu düzenleyebilen uzun kodlayıcı olmayan bir RNA’dır (lncRNA). TBX2, kalp ve böbreklerin oluşumu da dahil olmak üzere embriyonik gelişimde kritik rolü ile bilinen bir transkripsiyon faktörüdür. TBX2 aktivitesindeki değişiklikler, böbrek ve idrar yolunun konjenital anomalilerine yol açabilir. BCAS3(Meme Karsinomu Amplifiye Dizisi 3), normal doku gelişimi ve onarımı için temel olan ve düzensizliği, böbrek fonksiyonunu veya diğer genitoüriner organları etkileyebilecek vasküler sorunlar da dahil olmak üzere çeşitli hastalıklara katkıda bulunabilen hücre çoğalması, göçü ve anjiyogenezinde rol oynayan bir protein kodlayan gendir.[2] rs9895661 gibi bir varyant, bu genlerin veya ürünlerinin ekspresyon seviyelerini veya stabilitesini etkileyerek, genitoüriner sistem gelişimi veya hastalık duyarlılığındaki rollerini potansiyel olarak etkileyebilir.[4] Başka bir varyant olan rs188692128 , TRIB1AL - LINC02964 bölgesi ile ilişkilidir. TRIB1AL muhtemelen inflamasyon, lipid metabolizması ve hücre farklılaşması dahil olmak üzere çeşitli hücresel yolları düzenleyen bir psödokinaz olan TRIB1’i (Tribbles Homolog 1) ifade etmektedir. Örneğin, lipid metabolizmasının düzensizliği, diyabetik nefropati gibi böbrek hastalıklarına bilinen bir katkıda bulunmaktadır. LINC02964, yakındaki genler veya daha geniş hücresel süreçler üzerinde düzenleyici kontrol uygulayabilen başka bir uzun intergenik kodlayıcı olmayan RNA’dır. LncRNA bölgelerindeki veya TRIB1’i etkileyen genetik varyantlar, bu karmaşık yolları modüle ederek, daha sonra genitoüriner sistemi etkileyen metabolik bozukluklar veya inflamatuvar durumlar riskini etkileyebilir.[5]Bu tür genetik belirteçler, karmaşık özelliklerin ve hastalık sonuçlarının genetik temellerini araştıran çalışmalarda sıklıkla incelenir.[6] Son olarak, rs77033675 , ARHGAP24 geni ile ilişkili bir varyanttır. ARHGAP24(Rho GTPaz Aktive Edici Protein 24), aktin sitoskeletonunu, hücre göçünü, hücre adezyonunu ve hücre polaritesini organize etmek için gerekli olan küçük sinyal proteinleri olan Rho GTPazların önemli bir düzenleyicisidir. Bu hücresel süreçler, böbrekler, mesane ve diğer genitoüriner yapılar dahil olmak üzere birçok dokunun düzgün gelişimi ve fonksiyonu için hayati öneme sahiptir. Örneğin, hassas hücre adezyonu ve göçü, böbreklerdeki glomerüler filtrasyon bariyeri bütünlüğü için çok önemlidir ve sitoskeletal dinamikler, mesane düz kas fonksiyonu için önemlidir.rs77033675 gibi bir varyant, ARHGAP24’ün aktivitesini değiştirerek, böbrek hastalıklarının, hipertansiyonun veya idrar yolunun fonksiyonel bozukluklarının gelişimine katkıda bulunabilecek tehlikeli hücresel düzenlemeye yol açabilir.[7]Bu tür varyantların tanımlanması, hastalıkların genetik yapısını çözmeye yardımcı olur ve hastalık mekanizmalarına yönelik daha fazla araştırma için potansiyel hedefler sağlar.[8]

RS IDGenİlişkili Özellikler
rs9895661 TBX2-AS1, BCAS3hematocrit
chronic kidney disease, serum creatinine amount
urinary system trait
glomerular filtration rate
chronic kidney disease
rs188692128 TRIB1AL - LINC02964disease of genitourinary system
rs77033675 ARHGAP24disease of genitourinary system

Böbrek Fonksiyonunu ve Kronik Böbrek Hastalığını Tanımlama

Section titled “Böbrek Fonksiyonunu ve Kronik Böbrek Hastalığını Tanımlama”

Genitoüriner sistem, atık atılımı ve sıvı dengesi için hayati öneme sahip organları kapsar ve böbrek fonksiyonu, sistemin sağlığının kritik bir göstergesidir. Glomerüler Filtrasyon Hızı (GFR), böbrek fonksiyonunu değerlendirmek için birincil kavramsal çerçeve olarak hizmet eder ve glomerüller tarafından kandan filtrelenen sıvı hacmini zaman birimi başına temsil eder. Kronik Böbrek Hastalığı (CKD), bu sistem içinde önemli bir hastalıktır ve kesin olarak GFR’nin belirli bir eşiğin altına düşmesi olarak tanımlanır.[1] Bu operasyonel tanım, hem klinik teşhis hem de araştırma için çok önemlidir ve böbrek fonksiyonu bozulmuş bireyleri tanımlamak ve hastalığın ilerlemesini izlemek için standart bir yaklaşım sağlar.

Genitoüriner hastalıkların etiyolojisini, ilerlemesini ve yönetimini anlamak için kesin tanımlar gereklidir. Temel terminoloji, gerçek GFR’nin pratik, invaziv olmayan bir yaklaşımını sağlayan tahmini GFR (eGFR) ve hesaplanmasında kullanılan spesifik biyobelirteçleri içerir. KBH kavramı, azaltılmış bir eGFR’yi böbrek hasarının diğer potansiyel göstergeleriyle bütünleştirerek, hastalık tespiti için kapsamlı bir çerçeve oluşturur. Bu açıklık, çeşitli popülasyonlar ve çalışmalar arasında tutarlı sınıflandırmaya olanak tanıyarak, böbrek sağlığına ve hastalığına katkıda bulunan genetik ve çevresel faktörlerin araştırılmasını kolaylaştırır.

Tanı Kriterleri ve Ölçüm Yaklaşımları

Section titled “Tanı Kriterleri ve Ölçüm Yaklaşımları”

Genitoüriner sistem hastalıkları için tanı kriterleri, özellikle de CKD, ölçülebilir fizyolojik parametrelere ve yerleşik eşiklere dayanır. En yaygın yaklaşım, serum kreatinin (eGFRcrea) ve serum sistatin C (eGFRcys) gibi biyobelirteçler kullanılarak GFR’nin tahmin edilmesini içerir.[1] Serum kreatinin tipik olarak modifiye kinetik Jaffe reaksiyonu veya enzimatik testler gibi yöntemlerle ölçülürken, sistatin C partikül-geliştirilmiş immünonefelometrik test ile değerlendirilir.[1] Bu biyobelirteç ölçümleri daha sonra yaş, cinsiyet ve serum kreatinin düzeylerini hesaba katan, eGFRcrea için Böbrek Hastalığında Diyetin Modifikasyonu (MDRD) Çalışması denklemi gibi belirli tahmin denklemlerine entegre edilir.[1] CKD’nin operasyonel tanımı, ulusal kılavuzlar tarafından belirlenen bir eşik olan, 60 ml/dak/1,73m2’den daha az bir eGFRcrea kesme değeridir.[1] Çalışmalar arasında tutarlılık sağlamak için, kreatinin değerleri genellikle ulusal olarak temsili anketlerden elde edilen yaş, cinsiyet ve ırka göre ayarlanmış ortalama değerlere regresyon kullanılarak kalibre edilir.[1] Yeni başlayan hastalığı gösteren insidental KBH, daha önce normal fonksiyonu olan bireylerde bu eşiğin altında eGFRcrea’da bir düşüş veya tıbbi kayıtlarda böbrek hastalığına özgü bir ICD kodu varlığı ile tanımlanabilir.[1] GFR’yi tahmin etmek için kreatinin ve sistatin C gibi birden fazla biyobelirteç kullanmak, popülasyon tabanlı GFR ölçümlerinin doğasında var olan kusurları olabileceğini kabul ederek, gerçek sinyallerin tespitini artırabilir.[1]

Sınıflandırma ve Şiddet Derecelendirmesi

Section titled “Sınıflandırma ve Şiddet Derecelendirmesi”

Genitoüriner sistem hastalıkları için sınıflandırma sistemleri, özellikle de CKD, öncelikle böbrek fonksiyon bozukluğunun şiddetine dayanır ve genellikle ulusal kılavuzlara göre eGFR seviyelerine göre kategorize edilir.[1] Bu kılavuzlar, klinisyenlerin ve araştırmacıların hastaları evrelere ayırmasına olanak tanıyan nosolojik bir çerçeve sağlar; bu, prognoz ve tedavi planlaması için kritiktir. UMODile ilişkili olanlar gibi spesifik genetik varyantların tanımlanması, genetik yatkınlıkları böbrek taşları ve KBH gibi durumlarla ilişkilendirerek hastalık alt tiplerinin anlaşılmasını daha da iyileştirir.[9]Genitoüriner hastalık spektrumu, diyaliz veya transplantasyon gerektiren en şiddetli böbrek yetmezliği şeklini temsil eden son dönem böbrek hastalığı (ESRD) gibi durumları da kapsar.[10] Erken KBH evrelerinden ESRD’ye kadar olan bu şiddet derecelendirmesi, birçok genitoüriner durumun ilerleyici doğasını vurgular. Bu tür sınıflandırmalar sadece tanımlayıcı değildir, aynı zamanda müdahalelere rehberlik eden ve tip 2 diyabet gibi komorbid hastalıkların böbrek sonuçları üzerindeki etkisi gibi ilgili kavramlara yönelik araştırmaları kolaylaştıran önemli klinik ve bilimsel öneme sahiptir.[10]

Kronik böbrek hastalığını (CKD) tanımlamak için kullanılan temel yöntem, genellikle spesifik biyobelirteçler aracılığıyla tahmin edilen glomerüler filtrasyon hızının (GFR) değerlendirilmesine dayanır.[1] KBH için temel bir tanı kriteri, ulusal kılavuzlar tarafından tanımlandığı üzere, tahmini GFR’nin (eGFR) 60 ml/dak/1,73m²’nin altında olmasıdır.[1]eGFR için yaygın olarak kullanılan iki biyobelirteç serum kreatinin (eGFRcrea) ve sistatin C’dir (eGFRcys); eGFRcrea tipik olarak serum kreatinin düzeylerini, yaşı ve cinsiyeti içeren Renal Hastalıkta Diyet Modifikasyonu (MDRD) Çalışması denklemi gibi denklemler kullanılarak hesaplanır.[1] Serum kreatinin genellikle modifiye kinetik Jaffe reaksiyonu veya enzimatik yöntemler kullanılarak ölçülürken, sistatin C partikül geliştirilmiş immünonefelometrik testler yoluyla değerlendirilir.[1] Hem eGFRcrea hem de eGFRcys kullanmak, GFR’nin popülasyon bazlı ölçümleri doğal olarak kusurlu olabileceğinden, böbrek fonksiyonunun daha kapsamlı ve sağlam bir değerlendirmesini sağlar.[1]

Kronik böbrek hastalığı, yüksek prevalansı ve çeşitli klinik sunumlarla kendini gösterebilen ilişkili morbiditesi nedeniyle önemli bir küresel halk sağlığı sorunu olarak kabul edilmektedir.[1] Spesifik semptomlar detaylandırılmamış olsa da, CKD tanısı, 60 ml/dak/1,73m²’nin altındaki bir eGFRcrea’ya dayanarak, genellikle belirgin semptomlar ortaya çıkmadan önce böbrek fonksiyonunda klinik olarak anlamlı bir azalmaya işaret eder.[1] Hastalığın ilerlemesi, daha önce normal böbrek fonksiyonuna sahip bireylerde eGFRcrea’nın 60 ml/dak/1,73m²’nin altına düşmesi olarak tanımlanan “insidental KBH” gözlemlenerek izlenebilir.[1] Bu örüntü, durumun ilerleyici doğasını ve uzun vadeli sağlık komplikasyonlarını azaltmak için biyobelirteç taraması yoluyla erken teşhisin önemini vurgulamaktadır.[1]

Bireysel Değişkenlik ve Tanısal Değerlendirmeler

Section titled “Bireysel Değişkenlik ve Tanısal Değerlendirmeler”

Kronik böbrek hastalığının değerlendirilmesi ve tanısı, yaş, cinsiyet ve ırk gibi demografik faktörlerden etkilenen önemli bireyler arası değişkenliğe tabidir.[1] Bu değişkenler, eGFRcrea’nın hesaplanmasında ayrılmaz bir rol oynar; burada yaş ve cinsiyet, MDRD denkleminin doğrudan bileşenleridir ve ırk, çalışmalar arasında kreatinin değerlerinin kalibrasyonu sırasında dikkate alınan bir faktördür.[1] Bu tür ayarlamalar, biyobelirteç seviyelerini ve sonraki eGFR hesaplamalarını etkileyen fizyolojik farklılıkları hesaba kattıkları için doğru tanısal yorumlama için çok önemlidir.[1]Bu demografik faktörleri anlamak ve dahil etmek, kesin tanı, hastalık progresyonunun izlenmesi ve farklı popülasyonlarda böbrek fonksiyonu değerlendirmelerinin karşılaştırılabilirliğinin sağlanması için gereklidir.[1]

Genitoüriner sistem hastalıkları, özellikle kronik böbrek hastalığı (CKD), önemli bir kalıtsal bileşen sergiler. Tahmini glomerüler filtrasyon hızı (eGFRcrea) için kalıtılabilirlik tahminleri, genel popülasyonlarda 0,33’ten, hipertansiyon veya diyabet gibi majör KBH risk faktörlerine sahip bireylerde 0,41 ile 0,75 arasında değişmektedir. Genom çapında ilişkilendirme çalışmaları (GWAS), hem genel böbrek fonksiyonunu hem de KBH geliştirme riskini etkileyen spesifik genetik yatkınlık lokuslarını tanımlamada çok önemli olmuştur.[1] Bu çalışmalar, tahmini glomerüler filtrasyon hızındaki (eGFR) ve KBH’deki varyasyonlarla ilişkili olan UMOD, SHROOM3, GATM/SPATA5L1 ve JAG1 lokusları dahil olmak üzere çeşitli önemli genetik bölgeleri belirlemiştir.[1] Örneğin, UMODlokusundaki tek nükleotid polimorfizmi (SNP)rs12917707 , eGFRcrea ile özellikle güçlü bir ilişki göstermiştir; SHROOM3 içindeki rs17319721 ve JAG1 içindeki rs6040055 de popülasyonlar arasında gözlemlenen çeşitli böbrek fonksiyonlarına katkıda bulunan önemli genetik varyasyonları temsil etmektedir.[1]

Böbrek Sağlığında Moleküler ve Hücresel Dinamikler

Section titled “Böbrek Sağlığında Moleküler ve Hücresel Dinamikler”

Böbreğin karmaşık işlevi, kritik biyomoleküller ve düzenleyici ağlar tarafından yönetilen hassas moleküler ve hücresel süreçlere dayanır. Örneğin, SHROOM3 gen ürünü insan böbrek dokusunda eksprese edilir ve epitel hücre şeklinin düzenlenmesinde hayati bir rol oynar.[1] Bu hücresel işlev, böbrek fonksiyonu için gerekli olan renal tübüllerin yapısal bütünlüğünü ve etkin filtrasyon kapasitesini korumak için temeldir. Ayrıca, UMOD lokusu, böbrek içinde önemli bir yapısal bileşen olan Tamm-Horsfall proteini veya üromodulinin üretimi ve işlevi ile yakından ilişkilidir.[1] Bu tür önemli proteinlerin spesifik rollerini ve katıldıkları moleküler yolları anlamak, böbrek sağlığı ve hastalığının altında yatan mekanizmaları çözmek için çok önemlidir.

Kronik Böbrek Hastalığında Patofizyolojik Süreçler

Section titled “Kronik Böbrek Hastalığında Patofizyolojik Süreçler”

Kronik böbrek hastalığı, böbreğin vücudun homeostatik dengesini koruma yeteneğini bozan çeşitli patofizyolojik süreçlerden kaynaklanır. CKD’in bir özelliği, serum kreatinin (eGFRcrea) ve sistatin C (eGFRcys) gibi biyobelirteçler kullanılarak yaygın olarak tahmin edilen glomerüler filtrasyon hızında (GFR) ilerleyici bir azalmadır.[1]Genellikle 60 ml/dak/1,73m^2’nin altında bir eGFRcrea ile karakterize edilen geniş bir KBH tanımı, çok çeşitli altta yatan nedenleri kapsar ve çeşitli etiyolojilere rağmen ortak hastalık mekanizmalarının rol oynayabileceğini düşündürmektedir.[1] Genom çapında ilişkilendirme çalışmaları yoluyla UMOD ve SHROOM3 gibi genetik lokusların tanımlanması, KBH patogenezine katkıda bulunan spesifik moleküler yollara dair yeni bilgiler sağlamakta ve gelecekteki terapötik stratejiler için potansiyel hedefler sunmaktadır.[1]

Organ Düzeyinde Biyoloji ve Genitoüriner Sistem Gelişimi

Section titled “Organ Düzeyinde Biyoloji ve Genitoüriner Sistem Gelişimi”

Genitoüriner sistem, merkezi organları böbrekler olmak üzere, atık filtrasyonu, sıvı dengesi ve hormon üretimi gibi temel işlevleri yerine getirir ve çeşitli doku türleri arasındaki karmaşık etkileşimleri içerir. Hücresel ve moleküler düzeydeki işlev bozuklukları, örneğinSHROOM3 protein sorunları nedeniyle değişen epitel hücre şekli veya Tamm-Horsfall protein üretimi ile ilgili sorunlar, böbreğin genel filtrasyon ve düzenleyici yeteneklerini tehlikeye atan organa özgü etkilere yol açabilir.[1] Edinilmiş hastalıkların ötesinde, genitoüriner sistemin düzgün gelişimi de yaşam boyu sağlık için kritik öneme sahiptir. Örneğin, RET eksikliği olan fareler, böbrek oluşumunun başarısızlığı ile karakterize edilen şiddetli bir gelişimsel anomali olan renal agenezi için bir hayvan modeli olarak hizmet etmektedir.[11] Bu, erken gelişimsel yollardaki bozulmaların genitoüriner sistem içinde nasıl derin yapısal ve fonksiyonel anormalliklere yol açabileceğini vurgulamaktadır.

Epitel bütünlüğünün korunması, genitoüriner organların düzgün işlevi için çok önemlidir ve bozulmalar hastalığa yol açar. Örneğin, genom çapında ilişkilendirme çalışmaları yoluyla tanımlanan SHROOM3 geni, insan böbreğindeki epitel hücre şeklini düzenlemede önemli bir rol oynar.[1] Bu düzenleme, epitel hücrelerinin filtrasyon ve geri emilim süreçleri için kritik olduğu böbrek tübüllerinin yapısal ve fonksiyonel bütünlüğünün korunması için gereklidir. SHROOM3 veya ilgili yolların disregülasyonu, hücresel mimariyi ve stres lifi oluşumunu değiştirerek kronik böbrek hastalığının (CKD) patogenezine katkıda bulunarak epitel bariyer fonksiyonunu bozabilir.[1] Böbreğin ötesinde, epitel savunma mekanizmaları, genitoüriner komplikasyonlar dahil olmak üzere sistemik etkileri olabilen inflamatuar bağırsak hastalıklarının patofizyolojisinde de merkezi bir öneme sahiptir. Örneğin, Crohn hastalığında, duyarlılık genleri epitel savunmasını ve doku onarımını yöneten yollarda birleşir. Bu mekanizmalar, hasara ve inflamasyona hücresel yanıtları aracılık eden, bariyer fonksiyonunun restorasyonunu sağlayan ve daha fazla doku hasarını önleyen karmaşık hücre içi sinyal kaskadlarını içerir.[12] Bu tür kaskadlar genellikle reseptör aktivasyonunu ve aşağı akış transkripsiyon faktörü düzenlemesini içerir ve hücre sağkalımı ve iyileşmesi için hayati öneme sahip gen ekspresyon modellerini düzenler.

İmmün Regülasyon ve Enflamatuvar Yanıtlar

Section titled “İmmün Regülasyon ve Enflamatuvar Yanıtlar”

İmmün disregülasyon, karmaşık sinyalizasyon yollarını içeren birçok genitoüriner sistem hastalığında temel bir mekanizmadır. Makrofaj uyarıcı protein 1 (MST1), enflamatuvar hasarı takip eden yara iyileşme süreçleri için kritik olan inflamasyon ve doku yeniden şekillenmesinde önemli bir oyuncudur.[12]Aynı anda, serin peptidazAPEH (APH), bağırsakta bakteriyel peptid yıkım ürünlerini parçalamada fonksiyonel bir role sahiptir, böylece aşırı bir immün yanıtı önler.[12] Bu proteinler arasındaki etkileşim, doku homeostazını korumak için immün yanıtları modüle etmede hassas bir dengeyi vurgulamaktadır.

Adaptif ve doğal immün sistemler karmaşık bir şekilde bağlantılıdır ve aralarındaki etkileşim hastalık gelişiminde hayati öneme sahiptir. Çölyak hastalığı gibi durumlarla ilişkili olanIL2 ve IL21 gibi genleri barındıran bölgelerdeki genetik varyantlar, bu sitokinlerin immün hücre farklılaşmasını ve işlevini şekillendirmedeki öneminin altını çizmektedir.[13] Bu genler, reseptör aktivasyonunda ve ardından gelen hücre içi sinyalizasyonda yer alır; bu sinyalizasyon, etkili patojen temizlenmesini sağlarken kontrolsüz inflamasyonu önleyen karmaşık geri bildirim döngüleri tarafından sıklıkla düzenlenen immün yanıtın büyüklüğünü ve türünü belirler.

Metabolik yollar, özellikle kronik böbrek hastalığı gibi durumlarda, genitoüriner sistemin sağlığı ve hastalığı ile derinden ilişkilidir. Tamm-Horsfall proteinini kodlayanUMOD lokusu, renal fonksiyon ve KBH indeksleriyle güçlü bir şekilde ilişkilidir.[1] Tamm-Horsfall proteininin üretimi ve fonksiyonlarının anlaşılması, renal sıvı ve elektrolit dengesinde ve idrar yolu enfeksiyonlarına karşı savunmada rol oynadığından, KBH patogenezini aydınlatmak için çok önemlidir. Renal hücreler içindeki enerji metabolizması, biyosentez ve katabolizmadaki bozukluklar bu fonksiyonları bozarak ilerleyici böbrek hasarına yol açabilir.

Ayrıca, tip 2 diyabette görülenler gibi spesifik metabolik bozukluklar, doğrudan son dönem böbrek hastalığına katkıda bulunur. PVT1geni, tip 2 diyabette son dönem böbrek hastalığı için aday bir gen olarak tanımlanmıştır ve diyabetik nefropatilerde düzensizleşen kritik metabolik düzenleme ve akı kontrol yollarına katılımını düşündürmektedir.[10] Bu yollar genellikle proteinlerin post-translasyonel modifikasyonlarını ve allosterik kontrol mekanizmalarını içerir ve bu da metabolik enzim aktivitesini ve hücresel yanıtları besin mevcudiyetine ve strese karşı ince ayarlar.

Genitoüriner sistem hastalıkları, genellikle tek bir defektten ziyade, çoklu yolların karmaşık entegrasyonu ve disregülasyonundan kaynaklanır ve sistem düzeyinde ortaya çıkan özellikleri gösterir. Genom çapında ilişkilendirme çalışmaları, epitelyal savunma, immün yanıt ve doku onarımı için merkezi olan patofizyolojik mekanizmalarda birleşen “hastalık yatkınlık genleri ağlarını” ve “biyokimyasal yolları” ortaya çıkarmıştır.[12] Bu, bir yolun çıktısının diğerini etkilediği, karmaşık ağ etkileşimleri ve hiyerarşik düzenleme yarattığı kapsamlı yol etkileşimini gösterir.

UMOD, SHROOM3 ve GATM/SPATA5L1gibi lokuslardaki genetik varyasyonlar, hipertansiyon ve diyabetle ilgili olanlar da dahil olmak üzere, çok çeşitli BHD nedenlerine yol açan yol disregülasyonuna katkıda bulunur.[1]Bu lokusların tanımlanması, BHD’nin geniş bir fenotipik tanımı dikkate alındığında bile, ortak hastalık mekanizmaları ve potansiyel terapötik hedefler hakkında fikir vermektedir.[1]Bu kompansatuvar mekanizmaları ve bunların hastalık progresyonunda nasıl başarısız olduğunu anlamak, homeostatik dengeyi geri kazandıran müdahaleler geliştirmek için kritik öneme sahiptir.

Kronik böbrek hastalığının (CKD) kalıtsal bileşeni önemlidir; hipertansiyon veya diyabet gibi majör risk faktörleri olan bireylerde tahmini glomerüler filtrasyon hızı (eGFRcrea) için tahminler 0,41 ila 0,75 arasında ve genel popülasyonlarda yaklaşık 0,33’tür.[1] Genom çapında ilişkilendirme çalışmaları (GWAS) aracılığıyla tanımlanan bu genetik yatkınlık, erken risk değerlendirmesi ve hedeflenen önleme stratejilerinden yararlanabilecek bireylerin belirlenmesi için bir temel sağlar. Örneğin, UMOD, SHROOM3 ve STC1 dahil olmak üzere çoklu yatkınlık lokuslarından elde edilen bir risk skoru, bireyleri sınıflandırabilir ve eGFRcrea ve CKD prevalansında, risk alleli olmayanlarda %0’dan, altı risk allelinin tamamını taşıyanlarda %12,1’e kadar önemli bir gradyan gösterir.[1]Bu tür bir genetik profilleme, geleneksel risk faktörü değerlendirmesini tamamlayabilir ve klinisyenlerin yüksek riskli bireyleri daha erken tanımlamasına ve önemli bir böbrek fonksiyon düşüşü meydana gelmeden önce önleyici tedbirler veya yaşam tarzı değişiklikleri başlatmasına olanak tanır.

Bu genetik bilgiler, böbrek fonksiyonuyla ilişkili yeni lokusları vurgulayarak geleneksel belirteçlerin ötesinde tanısal fayda sunar. eGFRcrea için UMOD, SHROOM3 ve GATM/SPATA5L1 lokuslarında ve eGFRcys için CST’de SNP’ler için anlamlı ilişkiler tanımlanmıştır ve UMOD lokusu da KBH ile anlamlı derecede ilişkilidir.[1]Bu bireysel lokuslar, eGFR’deki toplam varyansın nispeten küçük bir yüzdesini açıklarken, risk skorunun gösterdiği gibi bunların aditif etkileri, bir bireyin KBH’ye genetik yatkınlığının daha kapsamlı bir resmini sunar ve böylece risk sınıflandırmasını geliştirir. Bu anlayış, hastalık başlangıcını veya ilerlemesini geciktirmek için müdahalelerin bireyin genetik profiline göre uyarlanabileceği kişiselleştirilmiş tıp için yollar açar.

Prognostik Göstergeler ve Uzun Dönem Sonuçlar

Section titled “Prognostik Göstergeler ve Uzun Dönem Sonuçlar”

Böbrek fonksiyonu ve KBH ile ilişkili genetik varyantlar aynı zamanda önemli prognostik değere sahiptir ve hastalığın ilerlemesinin ve hasta bakımı için uzun vadeli etkilerinin tahmin edilmesine yardımcı olur. Örneğin, UMOD geni içindeki rs12917707 ’daki minör T alleli, KBH riskinde %20 azalma ve 14,7 yıllık önemli bir takip süresi boyunca insidental KBH’nin daha düşük bir göreceli riski ile ilişkilidir.[1]Bu bulgu, belirli genetik belirteçlerin, sistolik kan basıncı, hipertansiyon ilaç kullanımı ve diabetes mellitus gibi yerleşik risk faktörleri hesaba katıldığında bile, gelecekteki böbrek sağlığının bağımsız belirleyicileri olarak hizmet edebileceğini düşündürmektedir.[1]Bu tür prognostik bilgiler, klinisyenleri bir bireyin uzun vadeli risk gidişatı hakkında bilgilendirebilir ve potansiyel hastalık sonuçları hakkında daha proaktif yönetim ve danışmanlık yapılmasına olanak tanır.

Avrupa kökenli birden fazla popülasyon tabanlı kohortta tekrarlanan bu güçlü genetik ilişkilerin tanımlanması, hastalık seyrini tahmin etmedeki potansiyel güvenilirliklerinin altını çizmektedir.[1] Böbrek fonksiyonunda daha yavaş veya daha hızlı bir düşüşe genetik olarak yatkın olan bireylerin hangileri olduğunu anlamak, izlemenin yoğunluğunu ve sıklığını yönlendirebilir ve hızlı ilerleme riski daha yüksek olanlar için daha erken müdahaleleri mümkün kılarak hasta sonuçlarını potansiyel olarak iyileştirebilir. Bu genetik bilgi, bireysel hasta sonuçlarının daha ayrıntılı bir şekilde tahmin edilmesine katkıda bulunarak, bakımın aciliyeti ve agresifliği ile ilgili daha bilinçli klinik karar almayı destekleyebilir.

Böbrek Sağlığında Kişiselleştirilmiş Yönetim ve İzleme

Section titled “Böbrek Sağlığında Kişiselleştirilmiş Yönetim ve İzleme”

Böbrek fonksiyonunu ve CKD’ı etkileyen çoklu genetik lokusların keşfi, daha kişiselleştirilmiş yönetim ve izleme stratejilerinin önünü açmaktadır. KBY için daha yüksek bir genetik yük taşıyan bireylerin belirlenmesiyle, sağlık hizmeti sağlayıcıları, kaynakları yakından takipten en çok fayda sağlayacak olanlara odaklayarak, uyarlanmış izleme programları uygulayabilir.[1] Örneğin, UMOD, SHROOM3 ve STC1 gibi lokuslarda daha fazla sayıda risk alleli taşıyan bireyler, mevcut böbrek fonksiyonları hala normal sınırlar içinde olsa bile, daha sık eGFR değerlendirmelerini veya nefrolojiye daha erken sevkleri gerektirebilir.[1] Bu proaktif yaklaşım, böbrek fonksiyonundaki düşüşün erken belirtilerini tespit etmeyi ve geri dönüşü olmayan hasar meydana gelmeden önce müdahale etmeyi amaçlamaktadır.

Araştırma öncelikle genetik varyantları tanımlamaya odaklansa da, klinik çıkarım, mevcut tedavilere farklı yanıt verebilecek veya yeni, hedefe yönelik müdahalelerden fayda sağlayabilecek bireyleri belirleyerek tedavi seçimini bilgilendirmeye kadar uzanır. Spesifik farmakogenetik uygulamalar detaylandırılmamış olsa da, KBY’nin altta yatan genetik yapısı, kişiselleştirilmiş tedavi stratejilerine yönelik gelecekteki araştırmalar için bir çerçeve sağlamaktadır. Hipertansiyon ve diyabet dahil olmak üzere majör KBY risk faktörleri için ayarlanan modellerde bu genetik varyantların tutarlı ilişkileri, hem genetik yatkınlığı hem de geleneksel risk faktörlerini entegre eden kapsamlı yönetim planlarına rehberlik etmedeki faydalarını düşündürmektedir.[1] Bu bütünsel bakış açısı, KBY’nin yönetimi ve önlenmesinde daha etkili ve bireyselleştirilmiş hasta bakımı potansiyelini artırmaktadır.

Genitoüriner Sistem Hastalığı Hakkında Sıkça Sorulan Sorular

Section titled “Genitoüriner Sistem Hastalığı Hakkında Sıkça Sorulan Sorular”

Bu sorular, mevcut genetik araştırmalara dayanarak genitoüriner sistem hastalığının en önemli ve spesifik yönlerini ele almaktadır.


1. Ailemde böbrek sorunları var. Ben de kesinlikle bu sorunları yaşayacak mıyım?

Section titled “1. Ailemde böbrek sorunları var. Ben de kesinlikle bu sorunları yaşayacak mıyım?”

Kesinlikle değil, ancak riskiniz daha yüksek. Böbrek fonksiyonu ve hastalığı güçlü bir genetik bileşene sahiptir ve kalıtılabilirlik tahminleri, diğer risk faktörlerine bağlı olarak %33 ila %75’in üzerinde değişmektedir. Genetik büyük bir rol oynarken, yaşam tarzı seçimleri ve çevresel faktörler de hastalığa yakalanıp yakalanmayacağınızı önemli ölçüde etkiler.

Evet, atalarınızın kökeni riskinizi etkileyebilir. Birçok genetik çalışma, Avrupa kökenli kişilere odaklanmıştır; bu da belirli genetik risk faktörlerinin ve bunların sıklıklarının diğer etnik gruplarda farklılık gösterebileceği anlamına gelir. Bu, çeşitli popülasyonlara dayalı kişiselleştirilmiş risk değerlendirmesinin önemini vurgulamaktadır.

Evet, yaşam tarzı seçimleriniz çok önemlidir. Genlerinizi değiştiremezsiniz, ancak böbrek hastalığı riskinin önemli bir kısmı, etkileyebileceğiniz çevresel faktörlerden kaynaklanır. Sağlıklı beslenme ve düzenli egzersiz, genetik yatkınlık olsa bile, böbrek hastalığının önemli nedenleri olan yüksek tansiyon ve diyabet gibi durumları yönetmeye yardımcı olabilir.

4. Doktorum “tahmini” bir böbrek fonksiyonu sayısı kullanıyor. Böbrek sağlığımı bilmenin daha doğru bir yolu var mı?

Section titled “4. Doktorum “tahmini” bir böbrek fonksiyonu sayısı kullanıyor. Böbrek sağlığımı bilmenin daha doğru bir yolu var mı?”

Doktorunuzun tahmini iyi bir başlangıç noktasıdır, ancak geliştirilebilir. Böbrek fonksiyonunun doğrudan ölçümü rutin bakımda genellikle pratik olmasa da, serum kreatinin ve sistatin C gibi farklı biyobelirteçlerden elde edilen tahminleri birleştirmek, böbrek sağlığınızın daha doğru bir resmini sağlayabilir ve işlev bozukluğunu daha iyi tespit etmeye yardımcı olabilir.

5. Arkadaşım ve ben benzer alışkanlıklara sahibiz, ancak böbrek değerleri daha iyi. Farklılığın nedeni ne?

Section titled “5. Arkadaşım ve ben benzer alışkanlıklara sahibiz, ancak böbrek değerleri daha iyi. Farklılığın nedeni ne?”

Genetik, bu bireysel farklılıkta muhtemelen rol oynar. Hepimizin böbreklerimizin ne kadar iyi çalıştığını etkileyebilecek yaygın genetik varyantları vardır. Örneğin, UMOD gibi genlerdeki belirli varyasyonlar, daha iyi böbrek fonksiyonu ile ilişkilendirilmiştir; bu da bazı kişilerin benzer yaşam tarzlarına rağmen genetik olarak daha sağlıklı böbreklere yatkın olduğunu göstermektedir.

6. Böbreklerimi hasardan koruyabilecek “iyi” genler var mı?

Section titled “6. Böbreklerimi hasardan koruyabilecek “iyi” genler var mı?”

Evet, bazı genetik varyasyonlar daha iyi böbrek fonksiyonu ile ilişkilidir. Örneğin, UMOD lokusundaki belirli bir yaygın genetik varyant olan rs12917707 , daha yüksek tahmini glomerüler filtrasyon hızları ve kronik böbrek hastalığı riskinin azalması ile ilişkilendirilmiştir, bu da koruyucu bir etkiye işaret etmektedir.

Potansiyel olarak evet, ancak bu karmaşık bir durumdur. Genetik testler, böbrek fonksiyonu ve hastalık riski ile ilişkili olduğu bilinen varyantları tanımlayabilir. Bu testler bir yatkınlık gösterebilse de, birçok faktör etkileşime girdiğinden kesin olarak tahmin etmezler. Ancak, genetik profilinizi anlamak, önleyici stratejilere rehberlik etmenize yardımcı olabilir.

8. Erken dönem böbrek sorunlarım varsa, bu kesinlikle diyalize gideceğim anlamına mı gelir?

Section titled “8. Erken dönem böbrek sorunlarım varsa, bu kesinlikle diyalize gideceğim anlamına mı gelir?”

Mutlaka değil. Erken dönem böbrek hastalığı ilerleyebilirken, bu otomatik olarak son dönem böbrek hastalığı veya diyaliz anlamına gelmez. Erken teşhis ve proaktif yönetim, yaşam tarzı değişiklikleri ve tıbbi tedaviler dahil olmak üzere, böbrek hastalığının ilerlemesini genellikle yavaşlatabilir, hatta durdurabilir ve uzun vadeli görünümünüzü önemli ölçüde iyileştirebilir.

9. Böbrek sorunlarımın olması kalp hastalığına yakalanma olasılığımı artırır mı?

Section titled “9. Böbrek sorunlarımın olması kalp hastalığına yakalanma olasılığımı artırır mı?”

Evet, güçlü bir bağlantı var. Kronik böbrek hastalığı, kardiyovasküler hastalık geliştirme riskinizi önemli ölçüde artırır ve aynı zamanda genel ölüm riskinizi de yükseltir. Bu nedenle böbrek sağlığını yönetmek sadece böbrekleriniz için değil, tüm vücudunuzun iyiliği için çok önemlidir.

10. Böbrek fonksiyonu yaşlandıkça, ne olursa olsun, doğal olarak kötüleşir mi?

Section titled “10. Böbrek fonksiyonu yaşlandıkça, ne olursa olsun, doğal olarak kötüleşir mi?”

Böbrek fonksiyonunda yaşla birlikte bir miktar azalma meydana gelebilse de, bunun sorunlu seviyelere ulaşması kaçınılmaz değildir. Genetik faktörler, böbreklerinizin zaman içinde fonksiyonunu ne kadar iyi koruduğunda rol oynar. Bununla birlikte, hipertansiyon ve diyabet gibi diğer sağlık sorunlarını yönetmek ve sağlıklı bir yaşam tarzı sürdürmek, yaşlandıkça böbrek fonksiyonunu korumaya önemli ölçüde yardımcı olabilir.


Bu SSS, mevcut genetik araştırmalara dayanarak otomatik olarak oluşturulmuştur ve yeni bilgiler geldikçe güncellenebilir.

Sorumluluk Reddi: Bu bilgiler yalnızca eğitim amaçlıdır ve profesyonel tıbbi tavsiyenin yerine kullanılmamalıdır. Kişiselleştirilmiş tıbbi rehberlik için daima bir sağlık uzmanına danışın.

[1] Kottgen, A. et al. “Multiple loci associated with indices of renal function and chronic kidney disease.”Nat Genet, vol. 41, no. 6, 2009, pp. 712-717.

[2] Wellcome Trust Case Control Consortium. “Genome-wide association study of 14,000 cases of seven common diseases and 3,000 shared controls.” Nature, 2007.

[3] Burgner D, et al. “A genome-wide association study identifies novel and functionally related susceptibility Loci for Kawasaki disease.” PLoS Genet, 2009.

[4] Larson MG, et al. “Framingham Heart Study 100K project: genome-wide associations for cardiovascular disease outcomes.” BMC Med Genet, 2007.

[5] Lunetta KL, et al. “Genetic correlates of longevity and selected age-related phenotypes: a genome-wide association study in the Framingham Study.” BMC Med Genet, 2007.

[6] O’Donnell CJ, et al. “Genome-wide association study for subclinical atherosclerosis in major arterial territories in the NHLBI’s Framingham Heart Study.” BMC Med Genet, 2007.

[7] Pankratz N, et al. “Genomewide association study for susceptibility genes contributing to familial Parkinson disease.” Hum Genet, 2008.

[8] Shete S, et al. “Genome-wide association study identifies five susceptibility loci for glioma.” Nat Genet, 2009.

[9] Gudbjartsson, Daniel F., et al. “Association of variants at UMODwith chronic kidney disease and kidney stones-role of age and comorbid diseases.”PLoS Genet, vol. 6, no. 8, 2010, p. e1001039.

[10] Hanson, R. L., et al. “Identification of PVT1 as a candidate gene for end-stage renal disease in type 2 diabetes using a pooling-based genome-wide single nucleotide polymorphism association study.”Diabetes, vol. 56, no. 4, 2007, pp. 975-83.

[11] Garcia-Barcelo, Maria-Mercè, et al. “Genome-wide association study identifies NRG1 as a susceptibility locus for Hirschsprung’s disease.”Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America, vol. 106, no. 9, 2009, pp. 2894-2899.

[12] Raelson, J. V. et al. “Genome-wide association study for Crohn’s disease in the Quebec Founder Population identifies multiple validated disease loci.”Proc Natl Acad Sci U S A, vol. 104, no. 37, 2007, pp. 14787-14792.

[13] van Heel, D. A., et al. “A genome-wide association study for celiac disease identifies risk variants in the region harboring IL2 and IL21.”Nat Genet, vol. 39, no. 7, 2007, pp. 827-9.