İçeriğe geç

Karbonhidrat Alımı

Karbonhidrat alımı, insan vücudu için temel makro besinler ve birincil enerji kaynağı olan karbonhidratların tüketimini ifade eder. Bir bireyin vücudunun karbonhidratları işleme şekli; beslenme alışkanlıkları, yaşam tarzı ve genetik faktörlerin birleşiminden etkilenen karmaşık bir özelliktir. Genetik yatkınlıklar ile karbonhidrat alımı arasındaki karşılıklı etkileşimi anlamak, metabolik sağlığı kavramak için çok önemlidir.

İnsan vücudunun karbonhidrat metabolizması, öncelikli olarak glikoz regülasyonuna odaklanmış karmaşık biyokimyasal yolları içerir. Genetik varyasyonlar, genellikle metabolit dönüşümü veya modifikasyonunda yer alan enzimleri doğrudan etkileyerek, anahtar karbonhidratların, lipidlerin ve amino asitlerin homeostazını önemli ölçüde etkileyebilir.[1] Örneğin, G6PC2-ABCB1yakınındaki spesifik genetik varyantlar glikoz seviyeleriyle ilişkilendirilmişken,MTNR1B’deki varyantlar insülin salgısıyla bağlantılıdır; MTNR1B insan adacıklarında ifade edilir ve melatoninin insülin salınımı üzerindeki inhibitör etkisine aracılık ettiği düşünülmektedir.[2] Başka bir gen olan PANK1, koenzim A sentezi için kritik bir enzim olan pantotenat kinazı kodlayan, insülin seviyeleriyle de ilişki göstermiştir ve fare modellerindeki bozukluğu hipoglisemik bir fenotipe yol açabilir.[2] Metabolomik çalışmalar, çeşitli şeker molekülleri dahil olmak üzere endojen metabolitleri kapsamlı bir şekilde ölçmeyi hedefler; bunlar vücudun fizyolojik durumunun işlevsel bir çıktısını sağlar ve genetik varyantların bu metabolik profilleri nasıl etkilediğini ortaya çıkarabilir.[1]

Karbonhidrat alımı ve metabolizması üzerindeki genetik etkiler, özellikle metabolik bozukluklar açısından önemli klinik çıkarımlara sahiptir. Genom çapında ilişkilendirme çalışmaları, açlık plazma glukozu (FPG), açlık insülini, İnsülin Direncinin Homeostatik Model Değerlendirmesi (HOMA-IR) ve glikozile hemoglobin (HbA1c) dahil olmak üzere diyabetle ilişkili özelliklerle bağlantılı çok sayıda genetik lokus tanımlamıştır.[3] Örneğin, HK1geni ile diyabetik olmayan popülasyonlarda glikozile hemoglobin seviyeleri arasında yeni bir ilişki bulunmuştur.[4] Ayrıca, FTO geninin, diyabetle ilişkili metabolik özellikleri, sıklıkla vücut kitle indeksi (BMI) üzerindeki etkileriyle birlikte etkilediği gösterilmiştir.[4]Bu genetik bilgiler, tip 2 diyabet ve daha geniş metabolik sendrom gibi durumlar için bireysel yatkınlıktaki farklılıkları açıklamaya yardımcı olabilir; bunlar kardiyovasküler olaylar için önemli risk faktörleridir.[3]

Karbonhidrat alımı ve metabolizmasının genetik temellerini anlamak, kişiselleştirilmiş sağlık stratejilerine ve halk sağlığı girişimlerine katkı sağladığı için büyük sosyal önem taşımaktadır. Metabolik hastalıkların küresel yaygınlığı göz önüne alındığında, genetik varyantların besinsel karbonhidrat alımıyla nasıl etkileşimde bulunduğunu açıklamak, kişiye özel beslenme tavsiyelerine ve önleyici müdahalelere yön verebilir. Bu bilgi, bireylerin genetik yatkınlıklarına dayanarak daha bilinçli beslenme seçimleri yapmasına yardımcı olabilir; bu da muhtemelen iyileşmiş sağlık sonuçlarına ve kronik hastalıkların sağlık sistemleri üzerindeki yükünün azalmasına yol açacaktır.

Metodolojik ve İstatistiksel Değerlendirmeler

Section titled “Metodolojik ve İstatistiksel Değerlendirmeler”

Karbonhidrat alımı araştırmaları, bulguların sağlamlığını ve genellenebilirliğini etkileyebilecek çeşitli metodolojik ve istatistiksel kısıtlamalara tabidir. Genom çapında ilişkilendirme çalışmalarının (GWAS) gücü örneklem büyüklüklerinden önemli ölçüde etkilenir; daha büyük kohortlar, gen keşfi için daha iyi istatistiksel güç sunar.[5] Metabolit konsantrasyonlarının oranlarını enzimatik aktiviteyi tahmin etmek için kullanmak gibi gücü artırma çabalarının, varyansı önemli ölçüde azalttığı ve p-değerlerini iyileştirdiği gösterilmiştir, ancak bu analitik seçim, kendine özgü bir yorumlama çerçevesi sunar.[1] Ayrıca, bağımsız popülasyonlarda titiz replikasyon, yeni ilişkilendirmeleri doğrulamak için altın standart olarak kabul edilir ve gerçek genetik bağlantıları doğrulamak için birden fazla çalışmada tutarlı bulguların gerekliliğini vurgulamaktadır.[1], [6] Birden fazla çalışmada meta-analiz yoluyla verilerin entegrasyonu, genel gücü artırmaya ve genetik etkilerin tahminlerini iyileştirmeye yardımcı olur.[5], [7] Ancak, çalışmaya özgü genotipleme kalite kontrolü, imputasyon analizleri ve analitik yöntemlerdeki varyasyonlar (örn. farklı istatistiksel yazılımların kullanılması veya kovaryatlara göre ayarlamalar), birleştirilmiş sonuçlarda heterojeniteye ve potansiyel yanlılıklara neden olabilir.[5], [7], [8] Popülasyon katmanlaşmasını dikkate almak için genomik kontrol ve temel bileşen analizi gibi teknikler kullanılsa da, ince artık etkiler ilişkilendirme sinyallerini hala etkileyebilir.[4], [9], [10]

Popülasyon Heterojenliği ve Fenotip Tanımı

Section titled “Popülasyon Heterojenliği ve Fenotip Tanımı”

Karbonhidrat alımına ilişkin bulguların genellenebilirliği, genellikle çalışma kohortlarının demografik bileşimi tarafından sınırlıdır. Birçok büyük ölçekli genetik çalışma, ağırlıklı olarak Avrupa kökenli bireyleri içerir; bu durum, sonuçların daha çeşitli popülasyonlara doğrudan uygulanabilirliğini kısıtlar ve kökene özgü genetik varyantları veya etki büyüklüklerini gözden kaçırabilir.[4], [10], [11] Bazı çalışmalar çok etnikli kohortları içermekle birlikte, birincil keşif aşamaları genellikle belirli köken gruplarına odaklanır.[5], [7]Fenotip ölçümü ve tanımı da zorluklar teşkil etmektedir. Karbonhidrat alımının veya metabolik sonuçlarının doğru değerlendirilmesi, hassas ve standartlaştırılmış metodolojilere dayanır. Çalışmalar, daha homojen bir çalışma popülasyonu sağlamak ve karıştırıcı faktörleri azaltmak amacıyla, örneğin açlık dışı kan örnekleri, diyabetik durum veya lipid düşürücü ilaç kullanımı gibi belirli kriterlere dayanarak bireyleri sıklıkla dışlamaktadır.[2], [5], [8], [10] Bu dışlamalar iç geçerliliği artırsa da, daha geniş gerçek dünya popülasyonlarının temsilini sınırlayabilirler. Ayrıca, biyobelirteç konsantrasyonlarının klinik parametreler için vekil olarak kullanılması, değerli olmakla birlikte, bu vekillerin temel fizyolojik süreçlerin karmaşıklığını tam olarak yakalayamayabileceği için dikkatli yorumlama gerektirir.[1]

Çevresel Etkiler ve Açıklanamayan Varyasyon

Section titled “Çevresel Etkiler ve Açıklanamayan Varyasyon”

Karbonhidrat alımı ve metabolik sonuçlarıyla ilgili genetik ilişkilendirmeler nadiren tek başına olup, genellikle çevresel faktörler ve diğer genetik etkilerin karmaşık bir etkileşimiyle modüle edilir. Çalışmalar, genetik etkileri izole etmek için yaş, sigara içme durumu, vücut kitle indeksi, hormon tedavisi ve menopoz durumu gibi bilinen çevresel karıştırıcı faktörleri sıklıkla düzeltir.[5], [10], [11], [12] Ancak, gen-çevre etkileşimlerinin tam spektrumunu yakalamak zordur ve açıklanamayan varyasyona katkıda bulunabilir.

Genetik lokusların belirlenmesindeki önemli ilerlemelere rağmen, karbonhidrat metabolizmasıyla ilgili olanlar da dahil olmak üzere birçok karmaşık özelliğin kalıtımının önemli bir kısmı açıklanamamış kalmaktadır ve genellikle “eksik kalıtım” olarak adlandırılır.[5]Bu boşluk, küçük etkili birçok genetik varyantın, nadir varyantların veya karmaşık epistatik etkileşimlerin henüz keşfedilmemiş veya tam olarak anlaşılamamış olduğunu düşündürmektedir. GWAS’ın temel zorluğu, istatistiksel anlamlılık her zaman anında biyolojik anlayışa veya klinik öneme dönüşmediğinden, ilişkili tek nükleotid polimorfizmlerinin fonksiyonel takip için önceliklendirilmesi olmaya devam etmektedir.[6] Gelecekteki araştırmaların, ilgili karmaşık yolları tam olarak aydınlatmak için genetik bulguları çok faktörlü bir “metabolik hikayeye” entegre etmesi gerekmektedir.[1]

Genetik varyasyonlar, vücudun karbonhidratları nasıl işlediği ve glikoz homeostazını nasıl sürdürdüğü dahil olmak üzere, bir bireyin metabolik yanıtlarını modüle etmede önemli bir rol oynamaktadır. Bunlar arasında,FGF21, NAA25 ve HECTD4 gibi genlerdeki varyantlar, metabolik sağlık üzerindeki potansiyel etkileri açısından araştırılmaktadır. FGF21(Fibroblast Büyüme Faktörü 21), karaciğer tarafından üretilen ve glikoz ile lipit metabolizmasının anahtar bir düzenleyicisi olarak işlev gören, insülin duyarlılığını artıran ve enerji harcamasını teşvik eden bir hormonu kodlar.rs838133 varyantı, FGF21ekspresyonunu veya aktivitesini etkileyebilir, böylece vücudun karbonhidrat alımını yönetme ve insülin direnci gibi durumları önleme yeteneğini etkileyebilir.[2] NAA25 (N-alfa-asetiltransferaz 25), NatB kompleksinin bir bileşenidir ve metabolizma dahil olmak üzere çok sayıda hücresel süreçte protein stabilitesi ve fonksiyonu için kritik bir modifikasyon olan proteinlerin N-terminal asetilasyonunda rol oynar. rs11066132 varyantı, NAA25 fonksiyonunu değiştirebilir, metabolik yolları ve diyet karbonhidratlarının verimli kullanımını dolaylı olarak etkileyebilir.[3] Benzer şekilde, HECTD4(HECT Domain E3 Ubikuitin Protein Ligaz 4), protein degradasyonunu ve sinyalizasyonunu kontrol eden, insülin sinyalizasyonu ve glikoz taşınımı üzerinde etkileri olan temel bir süreç olan protein ubikuitinasyonunda rol oynar.rs77768175 ve rs144504271 gibi varyantlar, HECTD4’ün ligaz aktivitesini etkileyerek, metabolik düzenleyici proteinlerin stabilitesini potansiyel olarak değiştirebilir ve vücudun karbonhidrat tüketimine yanıtını etkileyebilir.

Diğer dikkat çekici genetik varyasyonlar ALDH2, TRAFD1 ve ADAM1A ile MAPKAPK5’i kapsayan bölgelerde bulunur. ALDH2 (Aldehit Dehidrogenaz 2), alkol metabolizması ve lipit peroksidasyonundan oluşanlar dahil olmak üzere zararlı aldehitleri detoksifiye etmek için hayati önem taşıyan bir mitokondriyal enzimdir. Yaygın olarak “alkol kızarıklığı” reaksiyonuna neden olmasıyla bilinen rs671 varyantı, ALDH2 aktivitesini önemli ölçüde azaltarak asetaldehit birikimine yol açar.[7]Bu birikim, oksidatif stresi ve inflamasyonu indükleyebilir, özellikle yüksek karbonhidrat ve alkol alımıyla birlikte insülin duyarlılığını ve glikoz regülasyonunu potansiyel olarak bozabilir;rs4646776 de bu etkilere katkıda bulunabilir. TRAFD1 (TRAF-tipi çinko parmak alanı içeren 1), immün yanıtlar ve inflamatuar yollarla ilişkilidir; bunlar, insülin direncine ve metabolik sendroma katkıda bulunan faktörler olarak giderek daha fazla tanınmaktadır. rs12231737 varyantı, inflamatuar sinyalizasyonu modüle edebilir, böylece metabolik sağlığı ve vücudun karbonhidratları verimli bir şekilde işleme yeteneğini dolaylı olarak etkileyebilir.[6] ADAM1A (ADAM Metallopeptidaz Alanı 1A) ve MAPKAPK5 (MAP Kinaz-Aktive Protein Kinaz 5) üzerinde potansiyel olarak etkili olan bir bölgede yer alan rs78069066 varyantı, hücresel stres yanıtlarını ve metabolik adaptasyonu etkileyebilir. ADAM1A protein işlenmesinde rol oynarken, MAPKAPK5 hücresel stres ve inflamasyon yanıtlarında rol oynar; bunların her ikisi de metabolik regülasyon ve karbonhidratların fizyolojik olarak işlenmesiyle iç içedir.

Son olarak, RARB, BRAP ve ACAD10genlerindeki varyantlar karbonhidrat metabolizmasına dair bilgiler de sunmaktadır.RARB(Retinoik Asit Reseptörü Beta), retinoik aside bağlandığında, hücre büyümesi, farklılaşması ve lipit ve glikoz metabolizması dahil olmak üzere çeşitli metabolik yollarda rol alan gen ekspresyonunu düzenlemek için bir transkripsiyon faktörü olarak işlev gören bir nükleer reseptördür.rs7619139 ve rs10510554 gibi varyantlar, RARB’nin aktivitesini değiştirebilir, metabolik programlamayı ve bir bireyin karbonhidrat alımı dahil olmak üzere diyet faktörlerine yanıtını etkileyebilir.[12] BRAP (BRCA1 İlişkili Proteini), DNA onarımındaki rolüyle bilinir, ancak metabolik süreçlerde de rol oynamaktadır. rs11066001 ve rs3782886 gibi genetik varyasyonlar, hücresel stres yanıtlarını ve genomik bütünlüğü metabolik regülasyona bağlayabilir, potansiyel olarak hücrelerin besin mevcudiyetine nasıl yanıt verdiğini ve karbonhidrat yüklerini nasıl yönettiğini etkileyebilir.ACAD10(Asil-KoA Dehidrogenaz Aile Üyesi 10), mitokondriyal beta-oksidasyon, özellikle de çok uzun zincirli yağ asitlerinin parçalanması için kritiktir. Verimli yağ asidi metabolizması, enerji dengesi için esastır ve glikoz kullanımını ile insülin duyarlılığını önemli ölçüde etkiler.rs11066015 ve rs11066008 gibi varyantlar, yağ asidi katabolizmasını bozarak, lipit birikimine yol açabilir ve özellikle karbonhidrattan zengin diyetler tüketen bireylerde insülin direncine potansiyel olarak katkıda bulunabilir.[1]

RS IDGenİlişkili Özellikler
rs838133 FGF21homocysteine measurement
energy intake
cathepsin D measurement
triglyceride measurement
taste liking measurement
rs11066132 NAA25body weight
epilepsy
fish consumption measurement
angina pectoris
colorectal cancer
rs77768175 HECTD4type 2 diabetes mellitus
pancreatitis
carbohydrate intake measurement
hypertension
high density lipoprotein cholesterol measurement
rs671
rs4646776
ALDH2body mass index
erythrocyte volume
mean corpuscular hemoglobin concentration
mean corpuscular hemoglobin
coronary artery disease
rs12231737 TRAFD1cups of coffee per day measurement
hypertension
blood urea nitrogen amount
carbohydrate intake measurement
coffee consumption
rs78069066 ADAM1A, MAPKAPK5tea consumption measurement
hypertension
blood urea nitrogen amount
carbohydrate intake measurement
uric acid measurement
rs7619139
rs10510554
RARBbody mass index
physical activity measurement, body mass index
sodium measurement
energy intake
taste liking measurement
rs11066001
rs3782886
BRAPBMI-adjusted waist-hip ratio
forced expiratory volume, body mass index
Flushing
epilepsy
tea consumption measurement
rs11066015
rs11066008
ACAD10esophageal carcinoma
coronary artery disease
BMI-adjusted waist-hip ratio
myocardial infarction
fish consumption measurement
rs144504271 HECTD4cups of coffee per day measurement
forced expiratory volume, body mass index
Flushing
alcohol consumption quality
blood urea nitrogen amount

Glukoz ve insülin konsantrasyonları, karbonhidrat metabolizmasının temel göstergeleridir. Glukoz (GLU), vücudun ana enerji kaynağı olarak hizmet eden kandaki birincil şekerdir. Klinik protokoller, insülin direncini ve beta hücre fonksiyonunu değerlendirmek için açlık plazma glukoz ve insülin konsantrasyonları ile Homeostasis Model Assessment (HOMA) gibi ölçümleri kullanarak sıkı izlemeyi vurgular.[13] Bu kapsamlı değerlendirme, risk altındaki bireylerin erken teşhisini sağlar ve metabolik disfonksiyonun ilerlemesini hafifletmeyi amaçlayan müdahalelerin uygulanmasına rehberlik eder.

Glikozile hemoglobin (HbA1c) gibi ölçümleri içeren gliseminin uzunlamasına izlenmesi, uzun süreli glukoz kontrolünü değerlendirmek ve tip 2 diyabetin gelişimini öngörmek için de hayati öneme sahiptir. HbA1c, yetişkinlerde kardiyovasküler hastalık ve mortalite ile ilişkisi nedeniyle tanınmış olup, kardiyovasküler risk belirteci olarak faydasını vurgulamaktadır.[14]Sağlanan bağlamda karbonhidrat alımı için spesifik diyet önerileri detaylandırılmamış olsa da, bu yönetim stratejilerinin genel amacı, optimal metabolik parametreleri sürdürerek diyabet ve dislipidemi gibi durumların yükünü azaltmaktır.

Metabolik Disregülasyon İçin Farmakolojik Tedaviler

Section titled “Metabolik Disregülasyon İçin Farmakolojik Tedaviler”

Farmakolojik müdahaleler, yerleşik metabolik disregülasyonun tedavisinde, özellikle diyabet ve dislipidemi bağlamında önemli bir rol oynamaktadır. Sülfonilüreler veya insülin gibi ilaçlarla sağlanan yoğun kan şekeri kontrolünün, hem insüline bağımlı hem de tip 2 diyabette uzun vadeli komplikasyonların gelişimini ve ilerlemesini önemli ölçüde etkilediği gösterilmiştir.[15] Bu ajanlar için dozaj hususları, yan etkileri en aza indirirken optimal glisemik hedeflere ulaşmak üzere özel olarak ayarlanır, ancak belirli dozaj protokolleri, yan etkiler ve kontrendikasyonlar sağlanan bu bağlamda detaylandırılmamıştır.

Glikoz yönetiminin ötesinde, belirli ajanlar ilişkili lipit anormalliklerini giderebilir. Örneğin, bir hipolipidemik ajan olan bezafibratın, koenzim A sentezinde kritik öneme sahip olan vePANK1tarafından kodlanan bir enzim olan pantotenat kinazı indüklediği bilinmektedir. Fare çalışmaları, pantotenat kinazın kimyasal nakavtının hipoglisemik bir fenotiple sonuçlanabileceğini göstermiştir.[2]Bu örnekler, karbonhidrat metabolizmasından etkilenen karmaşık metabolik sonuçların yönetiminde hedefe yönelik ilaç tedavilerinin rolünü vurgulamaktadır.

Metabolik durumlar için birincil önleme ve risk azaltma, glukoz intoleransı ve ilişkili komplikasyonlara yatkın bireylerin erken saptanmasını içerir. Glikatlı hemoglobin (HbA1c), diyabeti öngörmek için değerli bir biyobelirteç görevi görür ve yetişkinlerde kardiyovasküler hastalık ve mortalite ile ilişkisi, onun kardiyovasküler riskin bir belirteci olarak faydasını vurgular.[14] Bu nedenle, HbA1c için düzenli tarama, özellikle diyabetik olmayan popülasyonlarda, olumsuz metabolik sonuçların başlangıcını veya ilerlemesini önlemek için erken müdahaleyi kolaylaştırabilir; ancak tek başına HbA1c, diyabetik olmayan kadınlarda kardiyovasküler hastalığı öngöremeyebilir.[4]Bu tür taramanın sağladığı bilgilerle şekillenen erken müdahale, metabolik risk faktörlerinin sürekli kötüleşmesini azaltmayı hedefler. Sağlanan bağlamda, doğrudan karbonhidrat alımını hedefleyen özgül önleyici stratejiler ayrıntılı olarak belirtilmemiş olsa da, insülin direnci ve metabolik sendrom gibi durumların tanımlanması ve yönetimine yapılan vurgu, yeni kardiyovasküler olaylar ve diğer uzun vadeli komplikasyon riskini azaltmak için daha geniş bir yaklaşım önermektedir.[16]

Genetik İçgörüler ve Gelişen Yaklaşımlar

Section titled “Genetik İçgörüler ve Gelişen Yaklaşımlar”

Metabolik özelliklerin genetik mimarisine yönelik gelişen araştırmalar, gelecekteki kişiselleştirilmiş yönetim stratejilerine ışık tutabilecek içgörüler sunmaktadır. Genom çapında ilişkilendirme çalışmaları, glikoz, insülin ve lipid konsantrasyonlarını etkileyen çok sayıda lokus tanımlamıştır. Örneğin,G6PC2/ABCB1genomik bölgesindeki yaygın varyantlar, açlık glikoz seviyeleri ile ilişkilidir veG6PC2 içindeki bir polimorfizm, açlık plazma glikozu ile bağlantılıdır.[4]Ek olarak, yeni ilişkilendirmeler arasında diyabetik olmayan popülasyonlarda glikolize hemoglobin ileHK1 ilişkisi[4] ve melatonin’in insülin salgısı üzerindeki inhibitör etkisine aracılık ettiği düşünülen 11. kromozomdaki MTNR1B varyantları yer almaktadır.[2] Diğer genetik içgörüler arasında bel çevresi ve insülin direnci ile ilişkili MC4R yakınındaki yaygın varyasyon[17] ve plazma trigliseritleri ile ilişkili MLXIPL bulunmaktadır.[18] 10. kromozomda, PANK1’in bir intronunda yer alan rs11185790 konumundaki bir INS ilişkisi de tanımlanmıştır.[2]Bu genetik bulgular şu anda esas olarak hastalık mekanizmalarını ve risk sınıflandırmasını anlamak için bir araç görevi görse de, bir bireyin karbonhidratla ilişkili metabolik düzensizliğe genetik yatkınlığına dayalı yeni, araştırma amaçlı tedaviler veya daha hedefli önleyici yaklaşımlar geliştirme potansiyeli taşımaktadır. Sağlanan bağlam, belirli tamamlayıcı tıp yaklaşımlarını detaylandırmamaktadır.

Karbonhidrat alımı, moleküler ve hücresel yolların karmaşık bir ağı aracılığıyla vücudun enerji homeostazını derinden etkiler. Tüketimin ardından, karbonhidratlar başta glikoz olmak üzere daha basit şekerlere parçalanır ve bu da daha sonra kan dolaşımına girer. Bu glikoz, hücreler için birincil bir yakıt kaynağıdır ve ATP üretmek üzere, kırmızı kan hücrelerinde heksokinaz (HK1) gibi enzimler tarafından başlatılan metabolik bir süreç olan glikolize uğrar.[19], [20] Glikolizdeki eritrosit enzim anormallikleri gibi bu temel metabolik süreçlerdeki düzensizlik, hücresel enerji eksikliklerine yol açabilir.[20]Vücudun genel fizyolojik durumu, endojen metabolitleri ölçen metabolomik ile fonksiyonel olarak okunabilir ve genetik varyantların karbonhidrat gibi anahtar biyomoleküllerin homeostazını nasıl etkilediğine dair içgörü sağlar.[1]Anlık enerji üretiminin ötesinde, karbonhidrat metabolizması diğer enerji yollarıyla karmaşık bir şekilde bağlantılıdır. Örneğin, pantotenat kinaz (PANK1), yağ asitlerinin beta-oksidasyonu dahil çok sayıda metabolik reaksiyonda yer alan hayati bir molekül olan koenzim A sentezinde kritik bir enzimdir.[2] Araştırmalar, PANK1’in hipolipidemik ajanlar tarafından indüklendiğini ve kimyasal nakavtının hipoglisemik bir fenotipe yol açabildiğini göstermiştir; bu da glikoz dengesini korumadaki kritik rolünü vurgulamaktadır.[2]Dahası, açilkarnitinler gibi belirli metabolitlerin oranı, enzimatik aktivitenin fonksiyonel bir göstergesi olarak hizmet edebilir, yağ asidi yıkımının verimliliğini yansıtır ve böylece vücudun enerji kaynakları olarak karbonhidrat ve yağ arasındaki bağımlılığını veya geçişini dolaylı olarak gösterir.[1]

Metabolik Yollar Üzerindeki Genetik Etkiler

Section titled “Metabolik Yollar Üzerindeki Genetik Etkiler”

Genetik mekanizmalar, karbonhidrat metabolizması ve ilgili özelliklerdeki bireysel varyasyonlarda önemli bir rol oynamaktadır. Karbonhidrat homeostazını etkileyen genetik varyantlar, metabolit dönüşümü ve modifikasyonundaki doğrudan katılımları nedeniyle genellikle daha büyük etki büyüklükleriyle ilişkilidir ve temel moleküler hastalık yapıcı mekanizmalara erişim sağlamaktadır.[1] Örneğin, FTOgenindeki yaygın varyantların adipoziteyi, insülin duyarlılığını, leptin düzeylerini ve dinlenme metabolizma hızını etkileyerek diyabetle ilişkili metabolik özellikleri değiştirdiği bilinmektedir.[21]Benzer şekilde, kalpain-10 genindeki bir polimorfizm, yüksek vücut kitle indeksi ve glike hemoglobin A1c düzeyleri ile ilişkilendirilmiştir.[22]Kritik metabolik adımlarda görev alan enzimleri kodlayan spesifik genler, genetik varyasyonun karbonhidrat işlenmesini nasıl etkilediğini göstermektedir. Yağ asitlerinin beta-oksidasyonunu başlatan enzimler olan kısa zincirli açil-Koenzim A dehidrogenaz (SCAD) ve orta zincirli açil-Koenzim A dehidrogenaz (MCAD) enzimlerindeki polimorfizmler, spesifik açilkarnitin oranları ile güçlü bir şekilde ilişkilidir.[1] Örneğin, SCAD’daki rs2014355 , C3/C4 açilkarnitin oranı ile korelasyon gösterirken, MCAD’daki rs11161510 , C8/C10 açilkarnitin oranı ile korelasyon gösterir.[1] Bu polimorfizmler için minör allel homozigotları, genellikle azalmış enzimatik dönüşüm sergiler; bu da metabolik substrat ve ürün konsantrasyonlarının değişmesine yol açar, vücudun enerji substratı kullanımını değiştirebilir ve belirgin “metabotiplere” katkıda bulunabilir.[1]

Karbonhidratların hücresel alımı ve kullanımı, taşıyıcılar ve hormonal sinyal yolları tarafından sıkı bir şekilde düzenlenir. Glikozun hücrelere taşınması, spesifik kolaylaştırılmış glikoz taşıma proteinleri aracılığıyla gerçekleşir veSLC2A ailesi kritik bir rol oynar.[23] Örneğin, GLUT9 (SLC2A9), serum ürat konsantrasyonunu ve atılımını önemli ölçüde etkileyen yeni tanımlanmış bir ürat taşıyıcısıdır ve alternatif eklenmesi (splicing) hücresel taşınmayı değiştirebilir.[23]Öncelikli olarak ürat taşınmasıyla bilinse de,SLC2Aproteinlerinin fruktoz metabolizmasındaki rolü, karbonhidrat işlenmesi için daha geniş çıkarımları akla getirmektedir.[23]Hormonlar, özellikle insülin, glikoz homeostazını düzenlemede merkezi bir role sahiptir. Pankreatik beta hücreleri insülin salgısından sorumludur; bu süreç, reseptörü melatoninin insülin salgısı üzerindeki inhibitör etkisine aracılık edenMTNR1B gibi genlerdeki genetik varyantlardan etkilenir.[2]İnsülin salgı granüllerinde lokalize olan beta hücrelerine özgü bir protein olan çinko taşıyıcısıSLC30A8(ZnT8), glikoz kaynaklı insülin salgısında kritik bir rol oynar.[24] Pankreatik beta hücre KATP kanalının alt birimlerini kodlayan KCNJ11 ve ABCC8 gibi genlerdeki genetik varyantlar da tip 2 diyabetle güçlü bir şekilde ilişkilidir ve insülin regülasyonunun genetik ve moleküler karmaşıklığını vurgulamaktadır.[25]

Karbonhidrat alımı ve metabolizmasındaki bozukluklar, önemli patofizyolojik süreçlere ve sistemik sağlık sonuçlarına yol açarak, yaygın multifaktöriyel hastalıkların etiyolojisine katkıda bulunabilir. Karbonhidrat homeostazını etkileyen genetik varyantlar, bir bireyin tip 2 diyabet ve metabolik sendrom gibi durumlara karşı duyarlılığını etkileyebilir.[1] Örneğin, G6PC2 genindeki polimorfizmler, açlık plazma glukoz seviyeleri ile ilişkilidir ve glukoz regülasyonunu doğrudan etkiler.[2], [26] Benzer şekilde, GCKR genindeki bir polimorfizm, yüksek açlık serum triaçilgliserolü, azalmış insülinemi ve tip 2 diyabet riskinde azalma ile bağlantılı olup, hem glukoz hem de lipid metabolizmasındaki rolünü vurgulamaktadır.[10]Karbonhidrat metabolizmasının uzun vadeli etkisi, proteinlerin enzimatik olmayan glikozilasyonunu ölçen ve zaman içinde ortalama bir glukoz seviyesi sağlayan glikozile hemoglobin (HbA1c) gibi belirteçlerde yansır.[27] HK1gibi genlerdeki varyasyonlar, diyabetik olmayan popülasyonlarda bile glikozile hemoglobin seviyeleri ile ilişkilendirilmiş olup, açık hastalık durumlarının ötesinde glukoz regülasyonu üzerinde daha geniş bir genetik etki olduğunu düşündürmektedir.[4] Ayrıca, CDKAL1, IGF2BP2, CDKN2A/B, HHEX, SLC30A8 ve KCNJ11gibi genler, tip 2 diyabet için duyarlılık varyantları olarak tanımlanmış olup, genetik yatkınlıkların beslenme ve yaşam tarzı gibi çevresel faktörlerle nasıl etkileşime girerek metabolik fenotipleri ve hastalık riskini etkilediğini göstermektedir.[28]

Karbonhidrat alımı, monosakkaritlerin emilimi ve hücresel alımıyla başlayan bir metabolik süreçler zincirini başlatır. Kolaylaştırılmış glukoz taşıyıcıları,SLC2A9 (aynı zamanda GLUT9olarak da bilinir) gibi, glukoz ve fruktozun hücre zarları boyunca taşınmasına aracılık etmede kritik bir rol oynar, böylece bu şekerleri hücre içi metabolizma için kullanılabilir hale getirir. Karbonhidrat yönetimi dahil diyet değişiklikleriyle sıklıkla sağlanan yoğun kan glukozu kontrolünün, hem tip 1 hem de tip 2 diyabette uzun vadeli komplikasyonların gelişimini ve ilerlemesini önemli ölçüde azalttığı gösterilmiştir.[15]Dahası, glukoz ve insülin düzeyleri gibi karbonhidrat metabolizmasıyla ilişkili olanlar da dahil olmak üzere metabolik risk faktörleri, diyabetik olmayan glukoz toleransı spektrumu boyunca sürekli kötüleşerek, yeni kardiyovasküler olayların öncüleri olan insülin direnci ve metabolik sendrom gibi durumlara katkıda bulunur.[3] Bu metabolik komplikasyonlar açısından yüksek riskli bireyleri belirlemek, önleme ve kişiselleştirilmiş tıp yaklaşımları için kritik öneme sahiptir. Açlık plazma glukoz ve insülin konsantrasyonları, insülin direnci ölçümleriyle birlikte, tip 2 diyabeti öngörmek için değerli araçlardır.[29]Metabolit profillerinin genom çapında ilişkilendirme çalışmaları aracılığıyla tanımlanan, karbonhidratların homeostazını etkileyen genetik varyantlar, altta yatan moleküler hastalık yapıcı mekanizmalara dair içgörüler sağlayabilir ve dislipidemi ve inflamasyon gibi durumlar için risk sınıflandırmasını iyileştirmeye yardımcı olabilir.[1] Örneğin, LEPR, HNF1A, IL6R ve GCKRgibi metabolik sendrom yollarıyla ilişkili spesifik genetik lokuslar, plazma C-reaktif protein düzeyleri ile ilişkilendirilmiştir; bu da karbonhidrat metabolizması, genetik yatkınlık ve sistemik inflamasyon arasında bir etkileşimi işaret etmektedir.[10]

Karbonhidrat alımı, metabolik bozukluklarda tanısal faydadan tedavi etkinliğinin izlenmesine kadar çeşitli klinik uygulamalarda merkezi bir rol oynamaktadır. Glikozile hemoglobin (HbA1c), seviyeleri önceki aylardaki ortalama kan glukozunu yansıtan, diabetes mellitus için yaygın olarak kabul görmüş bir tanı aracıdır.[30]Tanının ötesinde, izleme stratejileri sıklıkla, diyabeti yönetmede ve komplikasyonlarını önlemede, diyet karbonhidrat ayarlamaları dahil yaşam tarzı müdahalelerinin ve farmakolojik tedavilerin etkinliğini değerlendirmek için açlık glukozu, insülin ve HbA1c’nin düzenli değerlendirilmesini içerir.[15] Bu biyobelirteçler, inflamasyon ve karaciğer fonksiyonu dahil olmak üzere çeşitli fizyolojik süreçler üzerindeki temel etkilerini vurgulayarak, diğer sağlık sonuçlarını değerlendiren çalışmalarda kritik düzeltme değişkenleri olarak da hizmet eder.[6]Serumdaki çeşitli şeker moleküllerinin ve ilişkili metabolitlerin doğrudan ölçümü, metabolik durumları izleme ve ince düzensizlikleri tanımlama yeteneğini daha da artırır. Hedefli kantitatif metabolomik platformlar, dokuz spesifik şeker molekülü dahil olmak üzere çok sayıda endojen metabolitin açlık serum konsantrasyonlarını belirleyebilir ve karbonhidrat işlenmesiyle ilgili fizyolojik durumun ayrıntılı bir fonksiyonel okumasını sağlar.[1]Bu ayrıntılı metabolik profilleme, genetik içgörülerle birleştiğinde, bir bireyin karbonhidrat metabolizmasının daha incelikli bir şekilde anlaşılmasına olanak tanır, uygun tedavi stratejilerinin seçimine ve hastaların müdahalelere verdiği yanıtların kesin olarak izlenmesine yardımcı olur.[1]

Genetik faktörler, bir bireyin karbonhidrat alımına yanıtını önemli ölçüde modüle eder ve karbonhidrat metabolizmasının çeşitli yönlerini etkiler. Genom çapında ilişkilendirme çalışmaları, karbonhidratların homeostazını doğrudan etkileyen, metabolit dönüşümü üzerinde daha büyük etki boyutlarına yol açan ve altta yatan moleküler hastalık mekanizmalarına erişim sağlayan genetik varyantlar tanımlamıştır.[1] Örneğin, diyabetik olmayan popülasyonlarda HK1geni ile glike hemoglobin arasında yeni bir ilişki bulunmuştur; bu da diyabet başlangıcından önce bile glikoz kontrolündeki varyasyonlara genetik yatkınlıklar olduğunu düşündürmektedir.[4]Benzer şekilde, metabolik sendrom yollarıyla ilişkili olanlar da dahil olmak üzere birden fazla lokustaki varyantlar, belirli karbonhidrat alım paternleri ile sıklıkla kötüleşen bir durum olan poligenik dislipidemiye katkıda bulunur.[5]Bu genetik içgörüler, karbonhidrat alımının ve ilişkili metabolik risklerin yönetiminde kişiselleştirilmiş tıp yaklaşımlarına zemin hazırlamaktadır. Bir bireyin genetik profilini anlamak, belirli diyetlere karşı olumsuz metabolik yanıtlara daha yüksek risk altında olanları belirlemeye yardımcı olabilir; bu da özel beslenme rehberliği ve önleyici stratejiler geliştirilmesini sağlar.[1] Örneğin, insan APOC3’teki bir null mutasyonun, uygun bir plazma lipid profili ve belirgin kardiyoproteksiyon sağladığı gösterilmiştir; bu da belirli genetik değişikliklerin diyet faktörlerinden bağımsız olarak veya onlarla birlikte metabolik sonuçları nasıl etkileyebileceğini açıklamaktadır.[31]Genetik ve metabolomik verilerin entegrasyonu, karbonhidrat işlenmesindeki bireysel farklılıkları aydınlatmak ve metabolik sağlık için daha etkili, kişiselleştirilmiş müdahaleler geliştirmek adına güçlü bir yaklaşım sunmaktadır.[1]

[1] Gieger, C, et al. “Genetics meets metabolomics: a genome-wide association study of metabolite profiles in human serum.”PLoS Genet, 2008, 4: e1000282.

[2] Sabatti, C., et al. “Genome-wide association analysis of metabolic traits in a birth cohort from a founder population.”Nat Genet, vol. 40, no. 12, 2008, pp. 1376-83.

[3] Meigs, J. B., et al. “Genome-wide association with diabetes-related traits in the Framingham Heart Study.” BMC Med Genet, vol. 8, suppl. 1, 2007, p. S16.

[4] Pare, G, et al. “Novel association of HK1 with glycated hemoglobin in a non-diabetic population: a genome-wide evaluation of 14,618 participants in the Women’s Genome Health Study.”PLoS Genet, 2008, 4: e1000311.

[5] Kathiresan, S, et al. “Six new loci associated with blood low-density lipoprotein cholesterol, high-density lipoprotein cholesterol or triglycerides in humans.”Nat Genet, 2008, 40: 189-197.

[6] Benjamin, E. J. et al. “Genome-wide association with select biomarker traits in the Framingham Heart Study.” BMC Med Genet, vol. 8, no. 1, 2007, p. 62.

[7] Yuan, X. et al. “Population-based genome-wide association studies reveal six loci influencing plasma levels of liver enzymes.” Am J Hum Genet, vol. 83, no. 5, 2008, pp. 535–544.

[8] Willer, C. J. et al. “Newly identified loci that influence lipid concentrations and risk of coronary artery disease.”Nat Genet, vol. 40, no. 2, 2008, pp. 161–169.

[9] Benyamin, B. et al. “Variants in TF and HFEexplain approximately 40% of genetic variation in serum-transferrin levels.”Am J Hum Genet, vol. 84, no. 1, 2009, pp. 60–65.

[10] Ridker, P. M. et al. “Loci related to metabolic-syndrome pathways including LEPR, HNF1A, IL6R, and GCKRassociate with plasma C-reactive protein: the Women’s Genome Health Study.”Am J Hum Genet, vol. 82, no. 5, 2008, pp. 1185–1192.

[11] Aulchenko, Y. S. et al. “Loci influencing lipid levels and coronary heart disease risk in 16 European population cohorts.”Nat Genet, vol. 41, no. 10, 2009, pp. 47–55.

[12] Wallace, C. et al. “Genome-wide association study identifies genes for biomarkers of cardiovascular disease: serum urate and dyslipidemia.”Am J Hum Genet, vol. 82, no. 1, 2008, pp. 139–149.

[13] Matthews, D.R., et al. “Homeostasis model assessment: insulin resistance and beta-cell function from fasting plasma glucose and insulin concentrations in man.”Diabetologia, vol. 28, no. 7, 1985, pp. 412-419.

[14] Khaw, Kay-Tee, et al. “Association of hemoglobin A1c with cardiovascular disease and mortality in adults: the European prospective investigation into cancer in Norfolk.”Annals of Internal Medicine, vol. 141, 2004, pp. 413–420.

[15] The Diabetes Control and Complications Trial Research Group. “The effect of intensive treatment of diabetes on the development and progression of long-term complications in insulin-dependent diabetes mellitus.”N Engl J Med, 1993, 329: 977–986.

[16] Rutter, Michael K., et al. “Insulin Resistance, the Metabolic Syndrome, and Incident Cardiovascular Events in The Framingham Offspring Study.”Diabetes, vol. 54, 2005, pp. 3252-3257.

[17] Loos, Ruth J.F., et al. “Common variants near MC4R are associated with fat mass, weight and risk of obesity.”Nature Genetics, vol. 40, 2008, pp. 768–775.

[18] Kooner, J. S., et al. “Common genetic variation near MC4R is associated with waist circumference and insulin resistance.”Nat. Genet., vol. 40, 2008, pp. 716–718.

[19] Murakami, K., and S. Piomelli. “Identification of the cDNA for human red blood cell-specific hexokinase isozyme.” Blood, vol. 89, 1997, pp. 762–766.

[20] van Wijk, R., and W. W. van Solinge. “The energy-less red blood cell is lost: erythrocyte enzyme abnormalities of glycolysis.” Blood, vol. 106, 2005, pp. 4034–4042.

[21] Do, R., et al. “Genetic variants of FTO influence adiposity, insulin sensitivity, leptin levels, and resting metabolic rate in the Quebec Family Study.”Diabetes, vol. 57, 2008, pp. 1147–1150.

[22] Shima, Y., et al. “Association of the SNP-19 genotype 22 in the calpain-10 gene with elevated body mass index and hemoglobin A1c levels in Japanese.”Clin Chim Acta, vol. 336, 2003, pp. 89–96.

[23] Vitart, V., et al. “SLC2A9 is a newly identified urate transporter influencing serum urate concentration, urate excretion and gout.”Nat Genet, vol. 40, no. 4, 2008, pp. 432–7.

[24] Chimienti, F., et al. “Identification and cloning of a beta-cell-specific zinc transporter, ZnT-8, localized into insulin secretory granules.”Diabetes, vol. 53, 2004, pp. 2330–2337.

[25] Gloyn, A. L., et al. “Large-scale association studies of variants in genes encoding the pancreatic b-cell KATP channel subunits Kir6.2 (KCNJ11) and SUR1 (ABCC8) confirm that the KCNJ11 E23K variant is associated with type 2 diabetes.” Diabetes, vol. 52, no. 2, 2003, pp. 568-572.

[26] Bouatia-Naji, N., et al. “A Polymorphism Within the G6PC2 Gene Is Associated with Fasting Plasma Glucose Levels.”Science, 2008.

[27] Bunn, H. F. “Nonenzymatic glycosylation of protein: relevance to diabetes.” Am J Med, vol. 70, 1981, pp. 325–330.

[28] Omori, S., et al. “Association of CDKAL1, IGF2BP2, CDKN2A/B, HHEX, SLC30A8, and KCNJ11 with susceptibility to type 2 diabetes in a Japanese population.” Diabetes, vol. 57, 2008, pp. 791–795.

[29] Hanley, AJ, Williams K, Gonzalez C, D’Agostino RB Jr, Wagenknecht LE, Stern MP, Haffner SM. “Prediction of type 2 diabetes using simple measures of insulin resistance: combined results from the San Antonio Heart Study, the Mexico City Diabetes Study, and the Insulin Resistance Atherosclerosis Study.”Diabetes, 2003, 52: 463-469.

[30] Peters, AL, Davidson MB, Schriger DL, Hasselblad V. “A clinical approach for the diagnosis of diabetes mellitus: an analysis using glycosylated hemoglobin levels.”JAMA, 1996, 276: 1246–1252.

[31] Pollin, TI, et al. “A null mutation in human APOC3 confers a favorable plasma lipid profile and apparent cardioprotection.” Science, 2008, 322: 1702-1705.