Doğum Oranı
Doğum oranı, belirli bir dönemde nüfus birimi başına düşen canlı doğum sayısını veya daha geniş anlamda, genellikle sahip olunan çocuk sayısı ile nicelendirilen bir bireyin üreme başarısını ifade eder. Bu, nüfus artışı, düşüşü ve yaş yapısını yansıtan temel bir demografik göstergedir ve biyolojik, çevresel, sosyal ve davranışsal faktörlerin karmaşık bir etkileşimiyle etkilenir. Doğum oranını etkileyen faktörleri anlamak, halk sağlığı, ekonomik planlama ve sosyal politika açısından büyük önem taşımaktadır.
Biyolojik Temel
İnsan doğurganlığı, doğum oranının temel belirleyicilerinden biri olarak, hem genetik hem de çevresel faktörlerden etkilenen karmaşık bir özelliktir. Model organizmalar üzerindeki çalışmalar ve insan doğurganlığını etkileyen çok sayıda genetik bozukluğun varlığı, genetiğin önemli rolünü desteklemektedir. Belirli genlerdeki varyasyonlar, aile büyüklüğü ve doğum oranları gibi üreme başarısının yönleriyle ilişkilendirilebilir.[1] Örneğin, bazı genetik varyantlar, bir bireyin sahip olduğu çocuk sayısı ve ilk doğum yaşı ile ilişkiler göstermiştir.[2] Genetik etkiler, fiziksel olgunlaşmaya ve üreme aktivitesinin zamanlamasına katkıda bulunan nöro-davranışsal özelliklere kadar uzanabilir. Örneğin, ESR1 gibi genlerdeki varyantlar, ilk cinsel ilişki yaşı, çocuk sayısı ve orta-geç yetişkinlik döneminde çocuksuz kalma olasılığı ile güçlü bir şekilde ilişkilendirilmiştir. Bu ilişkiler, hipotalamus-hipofiz cinsel hormon sinyalizasyonu ve nöro-bilişsel özellikler dahil olmak üzere merkezi süreçlerin üreme başarısında rol oynadığını göstermektedir.[2] Potansiyel olarak genetik faktörlerden etkilenen erken ergenlik zamanlaması, daha erken ilk cinsel ilişki ve daha erken ilk doğumla ilişkilendirilmiştir, bu da bir bireyin genel üreme seyrini etkileyebilir.[2]
Klinik Önemi
Doğum oranının altında yatan biyolojik faktörler, özellikle doğurganlık ve üreme sağlığı bağlamında doğrudan klinik öneme sahiptir. Sperm sayısı ve motilitesi gibi sperm parametrelerini etkileyen genetik varyasyonlar, erkek doğurganlığını etkileyebilir ve bu da doğum oranlarını etkiler. Örneğin, düşük sperm sayıları erkek infertilitesinin önde gelen bir nedenidir ve erkek üreme sisteminin normal gelişimi ile sperm fonksiyonuyla ilişkili varyantlar, normal doğurganlık için gerekli genleri tanımlamak açısından kritik öneme sahiptir.[1] Benzer şekilde, ilk doğum yaşı ve üreme olaylarının genel zamanlaması gibi faktörler dahil olmak üzere kadın üreme sağlığı, genetik yatkınlıklar tarafından etkilenir. Bu genetik temelleri anlamak, infertiliteyi teşhis etmeye ve yönetmeye katkıda bulunabileceği gibi, üreme sağlığı sorunlarına dair içgörüler de sağlayabilir.
Sosyal Önem
Doğum oranı, nüfus dinamiklerini, toplumsal yapıyı ve bireysel yaşam seyirlerini etkileyerek önemli bir sosyal öneme sahiptir. Doğum oranlarındaki değişiklikler, bir popülasyonun yaş dağılımını etkilerken, işgücü piyasalarını, sağlık sistemlerini ve sosyal destek ağlarını da etkilemektedir. Bireysel düzeyde, ilk doğum yaşı ve aile büyüklüğü gibi doğum oranını etkileyen faktörler, eğitim düzeyi ve diğer davranışsal sonuçlarla iç içedir.[2] Sosyal, ekonomik ve kültürel ortamlar, kişilerarası ilişkilerle birlikte, ilk cinsel ilişki yaşı gibi faktörlerin bilinen korelatlarıdır ve bu da doğum zamanlamasını etkileyebilir. Bunlar arasında sosyal dezavantaj, aile istikrarsızlığı ve ebeveyn denetimi bulunmaktadır. İkiz araştırmaları ilk cinsel ilişki yaşına genetik bir katkı olduğunu gösterse de, sosyal ve çevresel faktörler önemli bir rol oynamaktadır.[2] Bu nedenle, doğum oranı sadece biyolojik kapasiteyi değil, aynı zamanda toplumsal normlar, ekonomik koşullar ve bireysel seçimlerle olan karmaşık etkileşimi de yansıtmaktadır.
Metodolojik ve İstatistiksel Kısıtlamalar
Doğum oranlarını etkileyenler de dahil olmak üzere doğum özelliklerinin genetik çalışmaları, bulguların sağlamlığını ve yorumlanabilirliğini etkileyebilecek içsel metodolojik ve istatistiksel kısıtlamalarla karşılaşır. Örneklem büyüklükleri, meta-analizlerde sıklıkla büyük olsa da, ince genetik etkileri veya anne ve fetal genetik katkıları ayırt etmek gibi karmaşık koşullu analizleri tespit etmek için yetersiz kalabilir. Örneğin, hem anne hem de fetal genotipleri modellemeye çalışan analizlerde, etki tahminleri etrafındaki güven aralıkları geniş olup, bireysel lokuslardaki göreceli katkıları hakkında kesin çıkarım yapılmasını engellemiştir.[3] Benzer şekilde, doğum oranının kendisi üzerine yapılan çalışmalar, üreme potansiyelini incelemek için ideal popülasyonlarda yürütülmelerine rağmen, genom çapında ilişkilendirme çalışmaları (GWAS) için örneklem büyüklüklerinin nispeten küçük olduğunu belirtmiştir.[4] Bu sınırlama, keşif aşamalarında daha liberal anlamlılık eşiklerinin kullanılmasını sıklıkla gerektirir; bu durum, yanlış pozitif riskini artırabilir veya başlangıçtaki etki tahminlerinin gerçek genetik etkiyi aşırı tahmin ettiği, yaygın olarak "kazananın laneti" olarak bilinen etki büyüklüğü enflasyonuna yol açabilir.[5] Ayrıca, genetik ilişkilendirmeleri doğrulamak için replikasyon çok önemlidir, ancak değişen replikasyon eşikleri ve çalışma tasarımları tutarsızlıklar yaratabilir. Bazı çalışmalar katı genom çapında anlamlılık eşiklerini uygularken, diğerleri başlangıç aşamalarında daha esnek kriterler kullanabilir, bu da doğrudan karşılaştırmaları zorlaştırır.[4], [5] Farklı çalışmalar arasındaki etki büyüklüklerinde heterojenite varlığı da meta-analizleri karmaşıklaştırır ve çalışmalar arası değişkenliği hesaba katmak için istatistiksel ayarlamalar gerektirir.[6], [7] Bu istatistiksel zorluklar, doğumla ilişkili özelliklerin genetik mimarisini tam olarak aydınlatmak için daha büyük, iyi güçlendirilmiş çalışmalara ve tutarlı analitik yaklaşımlara duyulan ihtiyacın altını çizmektedir.
Genellenebilirlik ve Ölçüm Değişkenliği
Doğum özelliklerine ilişkin genetik çalışmalardaki önemli bir sınırlama, genellenebilirlik ve fenotip ölçümündeki doğal değişkenlik ile ilgilidir. Birçok büyük ölçekli GWAS, ağırlıklı olarak Avrupa kökenli popülasyonlara odaklanmakta, Avrupa kökenli olmayan bireyler ise sıklıkla temel bileşenler analizine dayalı kalite kontrol önlemleri aracılığıyla dışlanmaktadır.[3], [7], [8] Bu demografik yanlılık, genetik mimariler ve allel frekansları popülasyonlar arasında önemli ölçüde farklılık gösterebildiğinden, bulguların diğer soy gruplarına genellenebilirliğini kısıtlamaktadır. Bazı araştırmalar çeşitli soy gruplarını dahil etmeye çaba gösterse de, ilk keşif ve doğrulama sıklıkla belirli etnik gruplara dayanmaktadır.[9] Soyun ötesinde, doğum özelliklerinin tanımı ve ölçümü de zorluklar teşkil etmektedir. Örneğin, doğum ağırlığı, tıbbi kayıtlar ve ebeveyn görüşmeleri dahil olmak üzere çeşitli kaynaklardan toplanabilir; bu da ölçüm hatasına veya tutarsızlıklara yol açabilir.[3] Bu durumu hafifletmek için bazı çalışmalar kendi bildirimine dayalı ölçümleri hariç tutar veya aşırı değerleri çıkarmak ya da belirli referans panelleri kullanarak ölçümleri Z-skorlarına standardize etmek gibi veri dahil etme için katı kriterler uygular.[3], [6], [7] Prematüre doğumların, çoğul doğumların veya atipik gebelik yaşına sahip bireylerin dışlanması, çalışma popülasyonunu daha da hassaslaştırır ancak bulguların doğumların daha geniş yelpazesine uygulanabilirliğini sınırlayabilir.[3] Tüm çalışmalarda gebelik yaşı gibi kritik kovaryatların yokluğu da duyarlılık analizlerini gerektirmekte, tek tip veri toplama konusundaki devam eden zorluğu vurgulamaktadır.[10]
Karmaşık Genetik Mimari ve Çevresel Etkiler
Doğum özelliklerinin genetik temellerini anlamak, karmaşık genetik mimarileri ve çevresel faktörlerin yaygın etkisi nedeniyle daha da karmaşık hale gelmekte, bu da bilgi eksikliklerinin devam etmesine yol açmaktadır. Fetal ve maternal genotiplerin, doğum ağırlığı gibi yavru fenotipleri üzerindeki etkilerini ayırmak önemli bir zorluk olmaya devam etmektedir. Araştırmalar, fenotipik varyansı maternal genotip, çocuğun genotipi ve çevresel kaynaklara atfedilebilen bileşenlere ayırmak için modeller geliştirmiş olsa da, bireysel lokuslarda her birinin spesifik katkısı hakkında kesin çıkarım genellikle geniş güven aralıkları ile engellenmektedir.[3] Bu karmaşıklık, mevcut örneklem büyüklüklerinin tam olarak açıklamak için yetersiz kalabileceği ebeveyn kaynaklı etkilere de uzanmaktadır.[3] Dahası, doğum özellikleri, genetik çalışmalarda kapsamlı bir şekilde yakalanması ve modellenmesi zor olan gen-çevre etkileşimlerine karşı oldukça hassastır. Varyasyonun çevresel kaynaklarının varlığı kabul edilse de, bu faktörlerin genetik yatkınlıklarla etkileşime girerek doğum sonuçlarını etkilediği spesifik mekanizmalar tam olarak anlaşılamamıştır.[3] Bu durum, tanımlanan genetik varyantların toplam fenotipik varyansın yalnızca küçük bir kısmını açıkladığı "eksik kalıtılabilirlik" olgusuna katkıda bulunmaktadır. Araştırmalar, nükleotid metabolizması veya hücre döngüsü düzenlemesi ile ilgili olanlar gibi, doğum özelliklerinde potansiyel olarak rol oynayan yolları tanımlasa da, biyolojik mekanizmaların ve çevresel faktörlerle etkileşimlerinin tam bir resmini elde etmek aktif bir araştırma alanı olmaya devam etmektedir.[11]
Varyantlar
Genetik varyantlar, doğum ve üreme başarısıyla ilgili olanlar da dahil olmak üzere karmaşık insan özelliklerinin belirlenmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Bunlar arasında, tek nükleotid polimorfizmi (SNP) rs433406, nörotrimini kodlayan NTM geni içinde yer almaktadır. Nörotrimin, başlıca nöral gelişim ve sinaptik plastisitede rol oynayan, beyin oluşumu ve işlevi için temel olan süreçlerdir. Erken gelişim yollarını etkileyen genlerdeki varyasyonlar, NTM gibi, fetal büyüme yörüngeleri ve genel doğum ağırlığı üzerinde ince ama önemli etkilere sahip olabilir.[12] Araştırmalar, fetal büyüme ve doğum ağırlığı ile ilişkili çok sayıda genetik lokus tanımlamış, bu erken yaşam sonuçlarının belirlenmesinde genetik faktörlerin karmaşık etkileşimini vurgulamıştır.[13] rs433406'in NTM aktivitesini veya fetal gelişim üzerindeki aşağı akış etkilerini nasıl etkilediğine dair kesin mekanizma daha fazla araştırma gerektirse de, böyle kritik bir gelişim genindeki konumu, ileriki yaşamda sağlığın önemli bir belirleyicisi olan doğum ağırlığını etkilemede potansiyel bir rol önermektedir.
Diğer önemli bir varyant olan rs4936891, OR10G7 geni ve OR10D5P psödojeni içeren bir genomik bölgede yer almaktadır. OR10G7 gibi koku alma reseptör genleri, başlıca koku alma duyusundaki rolleriyle bilinirler, ancak bu geniş gen ailesinin bazı üyelerinin koku alma dışı dokularda eksprese edildiği ve burada hücre proliferasyonu, migrasyonu ve sinyalizasyonu dahil olmak üzere çeşitli hücresel süreçleri etkileyebilecekleri bulunmuştur. OR10D5P gibi psödojenler, genellikle kodlama yapmasalar da, bazen komşu fonksiyonel genlerin ekspresyonunu düzenleyebilirler. Genetik araştırmalar, insan genomundaki varyasyonları, aile büyüklüğü ve doğum oranları dahil olmak üzere üreme özellikleriyle ilişkilendirmiş, doğurganlığa genetik bir bileşen olduğunu göstermiştir.[1] rs4936891 gibi varyantlar, yakındaki genlerin ekspresyonunu veya işlevini modüle ederek, potansiyel olarak erkek veya kadın doğurganlığı için kritik süreçleri veya üreme olaylarının zamanlamasını etkileyerek bu üreme sonuçlarını etkileyebilir. Örneğin, bazı SNP'ler sperm sayısı ve hareketliliği gibi erkek doğurganlığının parametreleriyle ilişkilendirilmiştir.[1] Genetik varyantların doğum oranı üzerindeki daha geniş etkileri, üreme aktivitesinin zamanlamasına ve genel üreme başarısına kadar uzanmaktadır. Araştırmalar, genetik faktörlerin ilk doğum yaşı ve bir bireyin sahip olduğu toplam çocuk sayısı gibi özelliklere katkıda bulunduğunu göstermektedir.[2] Bu ilişkilendirmeler, fiziksel olgunlaşma ve nöro-davranışsal özelliklerle ilgili genlerdeki varyasyonların bir kişinin üreme zaman çizelgesini ve sonuçlarını etkileyebileceğini göstermektedir. Bu nedenle, rs433406 ve rs4936891 gibi varyantlar, gelişimsel süreçleri veya üreme fonksiyonlarını potansiyel olarak etkileyerek, insan doğum oranlarını ve doğurganlığını şekillendiren karmaşık genetik manzaraya katkıda bulunmaktadır.
Önemli Varyantlar
| RS ID | Gen | İlişkili Özellikler |
|---|---|---|
| rs433406 | NTM | birth rate |
| rs4936891 | OR10G7 - OR10D5P | birth rate |
Doğum Ağırlığının Tanımlanması ve Ölçülmesi
Doğum ağırlığı (DA), doğum anında temel bir antropometrik özellik teşkil eder ve genellikle gram (g) veya kilogram (kg) cinsinden ifade edilir.[12] Farklı popülasyonlar ve çalışmalar arasında karşılaştırmalı analiz için, ham doğum ağırlığı değerleri sıklıkla standartlaştırılmış z-skorlarına dönüştürülür; bu skorlar, bir bireyin değerinden çalışmaya özgü ortalama doğum ağırlığı çıkarılıp ardından standart sapmaya bölünerek hesaplanır.[12] Bu dönüşüm, değişkenliği göz önünde bulundurarak, bir bireyin doğum ağırlığının bir referans popülasyona göre değerlendirilmesini kolaylaştırır. Operasyonel tanımlar genellikle, 1970 öncesi canlı miadında doğumlar için 2,5 kg'ın altında veya 4,5 kg'ın üzerindeki değerler gibi belirli dışlama kriterleri içerir; bu değerler mantıksız kabul edilir ve analizlerden çıkarılır. Ayrıca, fetal genotip, bir bireyin doğum ağırlığına önemli ölçüde katkıda bulunur ve prenatal büyüme paternlerine genetik bir yatkınlık olduğunu gösterir. Araştırma ortamlarında, özellikle genom çapında ilişkilendirme çalışmalarında (GWAS), doğum ağırlığı sofistike istatistiksel yöntemler kullanılarak analiz edilir. Bunlar arasında, genetik varyantlar (SNP'ler) ile doğum ağırlığı arasındaki ilişkileri değerlendirmek için kullanılan doğrusal regresyon modelleri bulunur ve bu modellerde sıklıkla cinsiyet ve gebelik yaşı gibi kovaryatlara göre ayarlama yapılır.[12] Doğum ağırlığı ile diğer özellikler arasındaki genetik korelasyonlar, LD Score regresyonu gibi teknikler kullanılarak tahmin edilir ve ortak genetik mimarilere dair içgörüler sağlar.[12]
Doğum Oranı Nedenleri
Bireyin üreme başarısını, doğumların zamanlamasını ve sıklığını yansıtan insan doğum oranı, genetik, çevresel, gelişimsel ve fizyolojik faktörlerin çok yönlü bir etkileşimiyle şekillenen karmaşık bir özelliktir. Çalışmalar, hem kalıtsal yatkınlıkların hem de dış koşulların bir bireyin doğurganlığını ve sahip olabileceği çocuk sayısını önemli ölçüde şekillendirdiğini göstermektedir.
Üreme Sonuçlarına Genetik Yatkınlık
Genetik faktörler, insan doğurganlığının ve dolayısıyla doğum oranının belirlenmesinde temel bir rol oynamaktadır. Doğurganlık, çok sayıda gen tarafından etkilenen karmaşık bir fenotip olarak kabul edilmekte olup, birçok genetik bozukluğun üreme kapasitesini doğrudan etkilediği bilinmektedir.[1] Genom çapında ilişkilendirme çalışmaları, aile büyüklüğü ve bireysel doğum oranı gibi özelliklerle anlamlı ilişkilendirmeler gösteren, resesif, dominant veya aditif etkiler sergileyen tek nükleotid polimorfizmlerini (SNP'ler) tanımlamıştır.[1] Bu genetik varyantlar, erkek kısırlığının önde gelen nedenleri olan sayı, motilite ve semen hacmi gibi kritik sperm parametreleri de dahil olmak üzere erkek doğurganlık özelliklerini de etkileyebilir.[1] ESR1 genindekiler gibi spesifik genetik varyantlar, bir bireyin ilk doğumdaki yaşı ve yaşamın ilerleyen dönemlerinde çocuksuz kalma olasılığı da dahil olmak üzere üreme başarısıyla güçlü bir şekilde ilişkilendirilmiştir.[2] Bu bulgular, kısmen genetik olarak belirlenen hipotalamik-hipofizer seks hormonu sinyalizasyonu ve nörokognitif özellikler gibi merkezi süreçlerin üreme sonuçlarına önemli ölçüde katkıda bulunduğunu düşündürmektedir.[2] Ayrıca, ikiz çalışmaları, üreme zamanlamasının temel bir belirleyicisi olan ilk cinsel ilişki yaşına genetik bir katkı olduğunu göstermiştir.[2]
Çevresel ve Sosyokültürel Belirleyiciler
Genetiğin ötesinde, doğum oranı bir dizi çevresel ve sosyokültürel faktör tarafından derinden şekillendirilmektedir. Araştırmalar, kişilerarası ilişkilerin doğası da dahil olmak üzere sosyal, ekonomik ve kültürel çevrenin üreme kararları ve zamanlaması üzerindeki etkisinin önemini sürekli olarak vurgulamaktadır.[2] Bu dış etkiler, çoğu zaman yalnızca biyolojik faktörlerden daha fazla olarak bir bireyin üreme seyrini bağlamsallaştırır.
İlk doğum zamanlamasını etkileyebilen ilk cinsel ilişkinin daha erken yaşta olmasının bilinen korelasyonları arasında sosyal dezavantaj, aile istikrarsızlığı, düşük ebeveyn denetimi seviyeleri ve dini bağlılık veya inanç eksikliği bulunmaktadır.[2] Ek olarak, ebeveynler ve akranlar arasında yaygın olan normlar ve davranışlar, gençlerin cinsel davranışları üzerinde güçlü bir etki yaratmakta, topluluk ve sosyal yapıların üreme zamanlamasını ve dolayısıyla genel doğum oranını nasıl etkileyebileceğini daha da göstermektedir.[2]
Gelişimsel Zamanlama ve Fizyolojik Faktörler
Gelişimsel süreçler, özellikle anahtar olgunlaşma olaylarının zamanlaması, üreme aktivitesi ve başarısının kritik belirleyicileridir. Örneğin, erken ergenlik zamanlaması, daha yüksek üreme uygunluğunu teşvik eden, ilk cinsel ilişki yaşının ve ilk doğumun daha erken olmasına yol açan bir yaşam-öyküsü stratejisi olarak tanımlanmıştır.[2] Bu durum, fiziksel olgunlaşmanın hızının, nöro-davranışsal özelliklerle birlikte, üreme dönüm noktalarının zamanlamasına önemli ölçüde katkıda bulunduğunu göstermektedir.
Fizyolojik faktörler, özellikle erkek fertilitesini etkileyenler, üreme yeteneğinin ve dolayısıyla doğum oranının belirlenmesinde doğrudan rol oynamaktadır. Düşük sperm sayısı, anormal sperm motilitesi, testiküler disfonksiyon ve azalmış semen hacmi gibi durumlar, erkek infertilitesinin önemli nedenleri olarak kabul edilmektedir.[1] Bu fizyolojik bozukluklar, spermatogenez, sperm olgunlaşması, taşınması veya endokrin profillerdeki sorunlardan kaynaklanabilir ve bir bireyin gebe kalma kapasitesini ve doğum oranına katkısını doğrudan etkiler.[1]
Genetik, Çevre ve Sağlığın Karşılıklı Etkileşimi
Doğum oranı, nihayetinde bir bireyin genetik yatkınlıkları ile yaşam boyu maruz kaldığı kendine özgü çevresel etkenler arasındaki karmaşık etkileşimlerin bir sonucudur. İnsan doğurganlığı, hem genetik hem de çevresel faktörlerden kesinlikle etkilenir; bu da kalıtsal eğilimlerin dış koşullar ve yaşam tarzı seçimleriyle modüle edildiği sürekli bir karşılıklı etkileşimi düşündürmektedir.[1] Bu etkileşim, örneğin belirli nöro-bilişsel özelliklere yönelik genetik yatkınlıkların, üreme kararlarını ve sonuçlarını etkilemek üzere sosyal çevrelerle nasıl etkileşime girebileceği gibi çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir.[2] Ayrıca, bir bireyin genel sağlığı ve komorbiditelerin varlığı, üreme kapasitelerini önemli ölçüde etkiler. Erkek kısırlığına yol açan hormonal dengesizlikler veya yapısal anormallikler gibi durumlar, gebe kalma yeteneğini ciddi şekilde sınırlayabilir.[1] Doğum oranı üzerindeki spesifik ilaç etkileri detaylandırılmamış olsa da, bağlam, bir dizi sağlık faktörünün üreme başarısına katkıda bulunduğunu ima etmektedir. Dahası, yaşa bağlı değişiklikler örtük olarak kritiktir; çalışmalar, bireylerin orta-geç yetişkinlik dönemlerinde çocuksuz kalma olasılığını belirtmekte ve üreme potansiyelindeki zamansal düşüşü vurgulamaktadır.[2]
Biyolojik Arka Plan
Doğum oranı, temel bir demografik gösterge olarak, moleküler, genetik, fizyolojik ve çevresel faktörleri kapsayan biyolojik süreçlerin karmaşık bir etkileşimiyle yakından ilişkilidir. Üremeyi yöneten karmaşık sinyal yollarından fetal gelişim üzerindeki sistemik etkilere kadar, birçok mekanizma bir bireyin üreme kapasitesini ve başarılı gebelik sonucunu belirler. Bu biyolojik temelleri anlamak, popülasyonlar arasındaki fertilite ve doğum sonuçlarındaki varyasyonları kavramak için çok önemlidir.
Üreme Başarısının Genetik Temelleri
İnsan doğurganlığı, genetik faktörlerden önemli ölçüde etkilenen karmaşık bir özelliktir ve üreme kapasitesini etkilediği bilinen çok sayıda genetik bozukluk bulunmaktadır.[1] Genom çapında ilişkilendirme çalışmaları (GWAS), aile büyüklüğü ve doğum oranları gibi özelliklere katkıda bulunan, resesif, dominant veya aditif etkiler sergileyen tek nükleotid polimorfizmleri (SNP'ler) gibi spesifik genetik varyantları tanımlamıştır.[1] Örneğin, SEMA3F genindeki varyantlar (rs2188151) ilk doğum yaşı ile ilişkilendirilirken, ESR1 varyantları çocuk sayısı ve yetişkinlikte çocuksuz kalma olasılığı ile bağlantılıdır.[2] Bireysel genlerin ötesinde, otozomal genotiplenmiş varyantların kolektif katkısı, doğum ağırlığındaki varyasyonun önemli bir kısmını açıklayabilir; bu oran yaklaşık %15,1 olarak tahmin edilmektedir.[13] Bu genetik etkiler genellikle düzenleyici elemanlar aracılığıyla işler; bu durum, ilişkili varyantların DNaseI hipersensitivite bölgelerinde, özellikle de fetal dokularda aktif olanlarda zenginleşmesiyle kanıtlanmıştır ve gelişme için kritik olan gen ekspresyonu paternlerinde bir rol oynadığını düşündürmektedir.[13]
Doğurganlığın Hormonal ve Hücresel Düzenlenmesi
Üreme başarısı, hassas hormonal kontrol ve karmaşık hücresel işlevlere kritik derecede bağlıdır. Bu düzenlemenin merkezinde, fiziksel olgunlaşmayı ve üreme aktivitesini etkileyen nöro-bilişsel özellikleri yöneten hipotalamus-hipofiz seks hormonu sinyal ekseni yer almaktadır.[2] ESR1 ile örneklendirilen östrojen reseptörleri gibi anahtar biyomoleküller, seks hormonlarının etkilerine aracılık ederek hem erkeklerde hem de kadınlarda üreme başarısını etkiler.[2] Hücresel düzeyde, doğum oranının doğrudan bir belirleyicisi olan erkek doğurganlığı, normal spermatogenez, sperm olgunlaşması ve taşınmasına dayanır. Bu süreçlerdeki bozukluklar, düşük sperm sayısına, anormal motilite kinetiğine (servikal mukus penetrasyonunu ve fertilizasyon potansiyelini etkileyen) veya düşük semen hacmine yol açabilir; bu durumlar genellikle testiküler disfonksiyon, anormal endokrin profiller veya üreme kanallarındaki tıkanıklıklardan kaynaklanır.[1] Adenilat Siklaz 5 (ADCY5) gibi enzimler de rol oynamaktadır, çünkü bu gendeki varyantlar fetal büyüme ve doğum ağırlığı ile ilişkilidir; bu da metabolik süreçlerin ve sinyal yollarının erken gelişimdeki rolünü vurgulamaktadır.[12]
Fetal Büyüme ve Doğumun Fizyolojik Mekanizmaları
Gebeliğin başarılı ilerleyişi doğumla sonuçlanır; fetal büyüme ve doğum ağırlığı sağlığın kritik göstergeleridir. Bu süreçler, intrauterin ortamdaki karmaşık etkileşimleri içerecek şekilde doku ve organ düzeyinde düzenlenir. ADCY5 ve CCNL1 gibi genlerin fetal büyümeyi ve doğum ağırlığını etkilediği tanımlanmış olup, belirli genetik lokusların gelişimsel sonuçlara nasıl katkıda bulunduğunu göstermektedir.[12] Fetal genom, doğum ağırlığı ilişkilerinin baskın bir itici gücüdür, ancak maternal genotip de intrauterin ortam aracılığıyla doğum ağırlığını dolaylı olarak etkileyebilir.[13] Fetal gelişim, erkek üreme sistemi de dahil olmak üzere organ sistemlerinin uygun oluşumu ve işlevinin yaşamın ilerleyen dönemlerinde normal üreme potansiyeli için esas olduğu, dikkatlice düzenlenmiş bir süreçtir.[1] Doğum ağırlığının kendisi fetal cinsiyet, gebelik yaşı ve doğum uzunluğundan etkilenir; bu da içsel fetal özellikler ile doğum zamanlamasının etkileşimini vurgular.[13]
Anne Ortamı ve Doğum Sonuçları Üzerindeki Patofizyolojik Etkiler
Anne fizyolojik ortamı, çeşitli sistemik ve homeostatik faktörlerin fetal gelişimi etkilemesiyle doğum sonuçlarını belirlemede önemli bir rol oynar. Preeklampsi, gestasyonel diyabet, oligohidramniyos, koryoamniyonit ve şüpheli dekolman gibi anne sağlığı durumları, erken doğum ve düşük doğum ağırlığı gibi olumsuz sonuçlarla ilişkilidir.[14] Hastalık durumlarının ötesinde, yaş, vücut kitle indeksi (BMI), parite ve sigara içme durumu gibi anne özellikleri de fetal büyüme ve doğum ağırlığını önemli ölçüde etkiler.[12] Bu anne etkileri, intrauterin ortamı şekillendiren kritik doku etkileşimlerini ve sistemik sonuçları vurgulamaktadır. Ayrıca, annedeki nöro-davranışsal özellikler ve ergenlik zamanlaması, ilk cinsel ilişki yaşını ve ilk doğum yaşını nedensel olarak etkileyerek genel üreme başarısını ve aile büyüklüğünü etkileyebilir.[2] Anne fizyolojisi, çevresel maruziyetler ve fetal genetik arasındaki bu karmaşık etkileşimler, başarılı bir doğum olasılığını toplu olarak belirler.
Erken Yaşam Büyümesi ve Gelişiminin Genetik Mimarisi
Büyük ölçekli kohort çalışmaları ve biyobank girişimleri, doğum sonuçlarının genetik temellerinin anlaşılmasında önemli ilerlemeler sağlamış, doğum ağırlığı, doğum uzunluğu ve gebelik yaşı gibi özelliklerle ilişkili çok sayıda lokusu ortaya çıkarmıştır. 26.836 kişiyi kapsayan, popülasyon temelli 18 Avrupa çalışmasını birleştiren bir meta-analiz, dört yeni lokus tanımlamış ve doğum ağırlığıyla bağlantılı üç diğerini doğrulamıştır. Bu genetik bulgular, gebelik sırasındaki anne sigara maruziyetiyle benzer bir varyans oranını açıklamakla kalmayıp, aynı zamanda tip 2 diyabetin fetal kökenleriyle ilgili biyolojik yolları vurgulamakta, bazı tip 2 diyabet risk allellerinin daha yüksek veya daha düşük doğum ağırlığı ile ilişkili olabileceğini göstermekte ve prenatal büyüme genetiği ile yetişkin boyu arasında bir örtüşme olduğunu ortaya koymaktadır.[10] Benzer şekilde, beyaz Avrupa kökenli 67.786 kişiye kadar olan UK Biobank verilerini kullanan bir çalışma, doğum ağırlığı için genom çapında ilişkilendirmeleri ve bunun yetişkin hastalıklarıyla korelasyonlarını belirlemek üzere doğrusal karma modeller uygulamıştır.[15] Daha ileri araştırmalar, erken yaşam büyümesini etkileyen spesifik genetik varyantları ortaya çıkarmıştır. Örneğin, genom çapında ilişkilendirme (GWA) ve Metabochip çalışmalarının bir meta-analizi, ardından toplamda 17.000'den fazla bireyi içeren bağımsız kohortlarda replikasyon, rs905938, rs12545524 ve rs11037473 adlı yeni SNP'leri doğum uzunluğuyla güçlü bir şekilde ilişkili olarak tanımlamıştır.[7] Bu çalışmalar, Kuzey Avrupa referans paneline dayalı cinsiyet ve yaşa göre ayarlanmış z-skorlarını kullanarak doğum uzunluğunu standardize etmiş ve veri kalitesini sağlamak için çoğul doğumları ve kendi bildirimli ölçümleri hariç tutarak ilişkileri değerlendirmek üzere doğrusal regresyon kullanmıştır.[7] Erken Büyüme Genetiği (EGG) Konsorsiyumu tarafından yürütülen başka bir genom çapında ilişkilendirme çalışması, ADCY5'te ve CCNL1 yakınındaki varyantların fetal büyüme ve doğum ağırlığı ile ilişkili olduğunu bulmuş, bu kritik erken yaşam parametrelerini etkileyen genetik faktörleri daha da aydınlatmıştır.[12] Gebelik yaşına önemli genetik katkının, varyasyonunun %30'una kadar tahmin edildiği, büyük kayıt tabanlı çalışmalar tarafından da rapor edilmiş, inflamasyon gibi yollarda genetik katılım olduğunu düşündürmektedir.[8]
Epidemiyolojik Kalıplar ve Halk Sağlığı Açısından Önemi
Popülasyon çalışmaları, olumsuz doğum sonuçlarının, özellikle de erken doğumun (PTB) prevalans ve insidans kalıplarını ve bunların derin halk sağlığı üzerindeki etkilerini tutarlı bir şekilde ortaya koymuştur. 37 tamamlanmış gebelik haftasından önce gerçekleşen doğum olarak tanımlanan erken doğum, önemli bir halk sağlığı sorunudur ve özellikle 32 gebelik haftasından önce doğan bebekler için bebek ölümlerinin %50'sinden fazlasına katkıda bulunmaktadır.[8] Ani mortalitenin ötesinde, erken doğum (PTB), serebral palsi, zihinsel gerilik, otizm ve şizofreni dahil olmak üzere, yaşam boyu sağlık sistemlerine bağımlılığa yol açabilen ciddi uzun vadeli olumsuz sağlık sonuçlarıyla güçlü bir şekilde ilişkilidir.[8] Önemli etkisine rağmen, mevcut epidemiyolojik ve biyobelirteç tabanlı tahmin modelleri, tokolitikler ve progesteron gibi önleyici tedbirlerle birlikte, erken doğum (PTB) oranlarını ve ilişkili morbiditelerini önemli ölçüde azaltmada yeterince etkili olmamıştır.[8] Erken spontan preterm doğumla ilgili epidemiyolojik araştırmalar, anne yaş grubu, ırk, çalışma alanı ve parite gibi karıştırıcı faktörler olarak işlev gören çeşitli demografik faktörler tanımlamıştır; bunların genetik ilişkilendirme çalışmalarında dikkate alınması hayati önem taşımaktadır.[14] Bu tür çalışmalar için veri toplama, genellikle sertifikalı araştırma hemşirelerinin çizelge incelemeleri ve hasta görüşmeleri yoluyla kapsamlı demografik, tıbbi, sosyal ve obstetrik geçmişleri toplamasını içerir; bu sayede preterm doğum belirtileri ve neonatal sonuçlar dahil olmak üzere mevcut ve önceki gebelikler hakkında ayrıntılı bilgi sağlanır.[14] Centers for Disease Control and Prevention'dan "Births: Final Data for 2003" gibi ulusal hayati istatistik raporları, popülasyon düzeyinde doğum prevalansını ve eğilimlerini anlamak için temel başlangıç verileri sağlamaktadır.[16] Ayrıca, Institute of Medicine'ın erken doğumla ilgili kapsamlı raporu, çok yönlü nedenlerini, sonuçlarını ve önlenmesindeki zorlukları vurgulayarak, altta yatan mekanizmalarına yönelik sürekli araştırma ihtiyacının altını çizmektedir.[17]
Popülasyon Heterojenitesi ve Çalışma Tasarımı Hususları
Doğum sonuçları üzerine yapılan popülasyon çalışmaları, farklı gruplar arasındaki genetik ve çevresel heterojeniteyi dikkate almak için sıklıkla gelişmiş metodolojiler kullanır. Popülasyonlar arası karşılaştırmalar sıklıkla kökene özgü etkileri ortaya koyar ve bu da popülasyon stratifikasyonunun dikkatli bir şekilde değerlendirilmesini zorunlu kılar. Örneğin, birçok büyük ölçekli genetik çalışma, özellikle doğum ağırlığı ve boyu için genom çapında ilişkilendirme meta-analizlerini içerenler, genetik homojenliği sürdürmek ve istatistiksel gücü artırmak amacıyla Avrupa kökenli olmayan bireyleri veya akraba bireyleri açıkça hariç tutar.[10] Bununla birlikte, farklı popülasyonlardaki yenidoğanlarda adipozite gibi özelliklerle ilişkili genetik bölgeleri tanımlamak amacıyla çok etnisiteli genom çapında ilişkilendirme çalışmaları da yürütülmekte, popülasyon alt yapısını düzeltmek için kovaryat olarak temel bileşen analizi (PCA) kullanılmaktadır.[11] Metodolojik olarak, bu çalışmalar, UK Biobank gibi girişimlerde on binlerden 200.000'den fazla katılımcıya kadar değişen kohortlarla, ilişkilendirmeleri tespit etmek için yeterli istatistiksel gücü elde etmek amacıyla büyük örneklem büyüklüklerinden yararlanır.[15] Yaygın çalışma tasarımları arasında, geniş bir genetik varyant yelpazesini kapsamak için yüksek yoğunluklu SNP dizileri ve HapMap referans panellerine karşı imputasyon gibi platformları kullanan genom çapında ilişkilendirme çalışmaları (GWAS) ve meta-analizler bulunmaktadır.[10] İstatistiksel analizler tipik olarak, yanlılığı en aza indirmek ve bulguların temsil edilebilirliğini ve genellenebilirliğini artırmak amacıyla cinsiyet, gebelik yaşı, yaş grubu, ırk, çalışma alanı ve parite gibi önemli kovaryatlar için düzeltmeler içeren doğrusal veya lojistik regresyon modellerini kullanır.[8] Enflasyon faktörlerinin değerlendirilmesi ve mantıksız fenotip değerlerinin hariç tutulması dahil olmak üzere kalite kontrol prosedürleri, sonuçların sağlamlığını sağlamak amacıyla rutin olarak uygulanır.[15]
Üreme Genetiğinde Etik Hususlar
İlk doğum yaşı veya çocuk sayısı ile ilişkili ESR1 veya SEMA3F gibi genlerdeki varyantlar (rs2188151) gibi üreme zamanlaması ve başarısının genetik belirleyicilerine yönelik araştırmalar, derin etik soruları gündeme getirmektedir.[2] Fertilite ve üreme başlangıcı ile ilgili genetik yatkınlıkları tanımlama yeteneğinin artması, genetik test etiğinin dikkatli bir şekilde değerlendirilmesini gerektirmektedir. Bu denli kişisel genetik bilginin gizliliğini sağlamak ve test ile veri kullanımı için gerçekten aydınlatılmış onam almak, potansiyel kötüye kullanım veya ayrımcılığı önlemek için hayati öneme sahiptir. Genetik faktörler söz konusu olduğunda, üreme tercihleri etrafındaki tartışmalar yoğunlaşmaktadır; zira bireyler, aile planlaması ve üreme sağlığına ilişkin genetik profillerine dayanarak karmaşık kararlar almak durumunda kalabilirler.
Sosyal Dinamikler ve Sağlıkta Eşitlik
Genetik yatkınlıklar ile sosyal, ekonomik ve kültürel ortamlar arasındaki etkileşim, üreme sonuçlarını önemli ölçüde etkiler. Sosyal dezavantaj, aile istikrarsızlığı ve ebeveyn denetimi gibi faktörlerin, ilk cinsel ilişkinin daha erken yaşta olmasıyla ilişkili olduğu ve bunun da daha sonra doğum oranlarını etkileyebileceği bilinmektedir.[2] Bu durum, hassas popülasyonların iç içe geçmiş genetik, çevresel ve sosyoekonomik faktörler nedeniyle farklı üreme yörüngeleri deneyimlediği durumlarda sağlık eşitsizliklerinin ortaya çıkabileceği göz önüne alındığında, genetik bilgilerin daha geniş toplumsal bağlamlarda anlaşılması gerektiğini vurgulamaktadır. Sağlıkta eşitlik konularını ele almak ve özellikle marjinalize edilmiş gruplar için üreme sağlığı hizmetlerine ve eğitimine eşit erişim sağlamak, damgalamayı önlemek ve dünya genelinde adil kaynak dağılımını sağlamak için kritik hale gelmektedir.
Düzenleyici Çerçeveler ve Araştırma Etiği
Doğum oranı üzerine yapılan, geniş kohortları ve farklı popülasyonlardaki fetal ve maternal genotiplerin analizini içeren kapsamlı genetik araştırmalar, sağlam politika ve düzenlemelere yönelik kritik ihtiyacın altını çizmektedir.[12] Bu çalışmalarda toplanan hassas genetik ve fenotipik bilgileri korumak için, özellikle üreme sağlığıyla ilgili olduğunda, veri koruma önlemleri elzemdir. Doğum oranıyla ilgili genetik bulguların yorumlanması ve uygulanması için net klinik kılavuzlar oluşturmak, yanlış yorumlamayı veya kanıtlanmamış müdahalelerin teşvikini önlemek adına hayati öneme sahiptir. Şeffaf metodolojiler ve uygun denetim dahil olmak üzere sıkı araştırma etiğine bağlılık, kamu güvenini sürdürmek ve bu hassas alanda sorumlu bilimsel ilerlemeyi sağlamak için temeldir.
Doğum Oranı Hakkında Sıkça Sorulan Sorular
Bu sorular, güncel genetik araştırmalara dayanarak doğum oranının en önemli ve spesifik yönlerini ele almaktadır.
1. Bazı insanlar neden kolayca çocuk sahibi olurken, ben zorlanıyorum?
Evet, doğurganlıktaki bireysel farklılıklar genellikle önemli bir genetik bileşene sahiptir. Bazı insanlar, gebe kalmayı kolaylaştıran veya zorlaştıran genetik varyasyonları kalıtsal olarak taşır; bu varyasyonlar yumurta veya sperm kalitesi ve üreme zamanlaması gibi faktörleri etkiler. Çevresel ve yaşam tarzı faktörleri bir rol oynasa da, benzersiz genetik yapınız sizi farklı üreme deneyimlerine yatkın hale getirebilir.
2. Az çocuk sahibi olma aile öyküm beni etkiler mi?
Evet, aile öykünüz kendi üreme potansiyeliniz hakkında ipuçları sunabilir. Araştırmalar, genetik faktörlerin bir bireyin sahip olduğu çocuk sayısı ve ilk doğumdaki yaşı gibi özelliklerini etkilediğini göstermektedir. Yakın akrabalarınız daha az çocuk sahibi olduysa veya doğurganlık sorunlarıyla karşılaştıysa, bu durum sizin de paylaşabileceğiniz potansiyel bir genetik yatkınlığa işaret edebilir.
3. Erken ergenliğim çocuk sahibi olma şansımı etkiledi mi?
Potansiyel olarak, evet. Çalışmalar, genetik bir temele sahip olabilen daha erken ergenlik zamanlamasının, daha erken ilk cinsel ilişki ve daha erken ilk doğum ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Bu durum mutlaka daha az çocuk sahibi olmak anlamına gelmese de, yaşamınız boyunca genel üreme zaman çizelgenizi ve seyrinizi etkileyebilir.
4. Eşimin çocuk sahibi olmada yaşadığı zorluk genetik olabilir mi?
Evet, kesinlikle. Erkek ve kadın doğurganlığı genetik faktörlerden önemli ölçüde etkilenebilir. Erkeklerde, genetik varyasyonlar sperm sayısını ve motilitesini etkileyerek kısırlığa yol açabilir. Kadınlarda ise genetik yatkınlıklar, ilk doğum yaşı ve üreme olaylarının genel zamanlaması gibi faktörleri etkiler.
5. Sağlıklı bir yaşam tarzı, ailemin doğurganlık sorunlarının üstesinden gelebilir mi?
Genetik doğurganlıkta önemli bir rol oynarken, yaşam tarzı seçimleri de oldukça önemlidir. Sağlıklı bir yaşam tarzı, üreme sağlığınızı optimize edebilir ve bazı genetik yatkınlıkları hafifletmeye yardımcı olabilir. Ancak, bazı genetik sorunların üstesinden gelmek daha zor olabilir ve kişiselleştirilmiş tavsiye almak için her zaman bir sağlık uzmanına danışmak en iyisidir.
6. Genetik olarak çocuk sahibi olmamaya daha mı yatkınım?
Evet, genetik faktörler çocuksuz kalma olasılığını etkileyebilir. Örneğin ESR1 gibi genlerdeki spesifik genetik varyantlar, ileriki yaşlarda çocuk sahibi olmama olasılığının artmasıyla ilişkilendirilmiştir. Bu genler genellikle üreme hormonu sinyalleşmesi ve nöro-bilişsel özelliklerle ilgili merkezi süreçleri etkiler.
7. Genetik yapım, çocuk sahibi olmak için ideal yaşımı etkiler mi?
Genetik yapınız, ilk doğum yaşınız da dahil olmak üzere, üreme zamanlamasıyla ilgili faktörleri etkiler. Genetik yatkınlıklar, üreme sisteminizin biyolojik saatini etkileyebilir. Ancak, “ideal” yaş aynı zamanda kişisel, sosyal ve ekonomik faktörlerden de büyük ölçüde etkilenir; bu nedenle birçok etkinin dengesidir.
8. Stresli yaşamım çocuk sahibi olma yeteneğimi etkiler mi?
Evet, stres dahil çevresel faktörler üreme sağlığınızı etkileyebilir. Genetik biyolojik bir temel oluştursa da, sosyal, ekonomik ve psikolojik ortamlar üreme zamanlamasını ve başarısını etkileyebilir. Kronik stres, hormon regülasyonunu etkileyebilir ve bu da doğurganlığı etkileyebilir.
9. Etnik kökenim çocuk sahibi olma olasılığımı etkiler mi?
Evet, etnik kökeniniz rol oynayabilir. Genetik yapılar ve allel frekansları farklı atalara ait gruplar arasında farklılık gösterir. Çoğu araştırma Avrupa popülasyonlarına odaklanmış olsa da, doğurganlığı etkileyen genetik faktörlerin farklılık gösterebildiği bilinmektedir; bu da etnik kökeninizin çocuk sahibi olmakla ilgili spesifik genetik yatkınlıklarınızı etkileyebileceği anlamına gelir.
10. Kişilik özelliklerim aile büyüklüğümü etkiler mi?
İlginç bir şekilde, evet, bir dereceye kadar. Genetik etkiler, üreme aktivitesinin zamanlamasına ve genel üreme başarısına katkıda bulunan nöro-davranışsal ve nöro-bilişsel özellikleri şekillendirebilir. Bu özellikler, aile planlamasıyla ilgili kararları ve davranışları ile sahip olduğunuz çocuk sayısını dolaylı olarak etkileyebilir.
Bu SSS, güncel genetik araştırmalara dayanarak otomatik olarak oluşturulmuştur ve yeni bilgiler elde edildikçe güncellenebilir.
Sorumluluk Reddi: Bu bilgiler yalnızca eğitim amaçlıdır ve profesyonel tıbbi tavsiye yerine kullanılmamalıdır. Kişiselleştirilmiş tıbbi rehberlik için daima bir sağlık uzmanına danışın.
References
[1] Kosova G et al. "Genome-wide association study identifies candidate genes for male fertility traits in humans." Am J Hum Genet. PMID: 22633400.
[2] Day FR et al. "Physical and neurobehavioral determinants of reproductive onset and success." Nat Genet. PMID: 27089180.
[3] Horikoshi M. et al. "Genome-wide associations for birth weight and correlations with adult disease." Nature, 2017, PMID: 27680694.
[4] Kosova G. et al. "Genome-wide association study identifies candidate genes for male fertility traits in humans." Am J Hum Genet, 2012, PMID: 22633400.
[5] Jeff JM. et al. "Generalization of variants identified by genome-wide association studies for electrocardiographic traits in African Americans." Ann Hum Genet, 2013, PMID: 235343439.
[6] Freathy RM. et al. "Variants in ADCY5 and near CCNL1 are associated with fetal growth and birth weight." Nat Genet, 2010, PMID: 20372150.
[7] van der Valk RJ. et al. "A novel common variant in DCST2 is associated with length in early life and height in adulthood." Hum Mol Genet, 2014, PMID: 25281659.
[8] Bacelis J. et al. "Literature-Informed Analysis of a Genome-Wide Association Study of Gestational Age in Norwegian Women and Children Suggests Involvement of Inflammatory Pathways." PLoS One, 2016, PMID: 27490719.
[9] Mahajan A. et al. "Trans-ethnic Fine Mapping Highlights Kidney-Function Genes Linked to Salt Sensitivity." Am J Hum Genet, 2016, PMID: 27588450.
[10] Horikoshi M. et al. "New loci associated with birth weight identify genetic links between intrauterine growth and adult height and metabolism." Nat Genet, 2012, PMID: 23202124.
[11] Urbanek M. et al. "The chromosome 3q25 genomic region is associated with measures of adiposity in newborns in a multi-ethnic genome-wide association study." Hum Mol Genet, 2013, PMID: 23575227.
[12] Freathy RM et al. "Variants in ADCY5 and near CCNL1 are associated with fetal growth and birth weight." Nat Genet. PMID: 20372150.
[13] Horikoshi M et al. "Genome-wide associations for birth weight and correlations with adult disease." Nature. PMID: 27680694.
[14] Zhang H et al. "A genome-wide association study of early spontaneous preterm delivery." Genet Epidemiol. PMID: 25599974.
[15] Horikoshi, M., et al. "Genome-wide associations for birth weight and correlations with adult disease." Nature, vol. 538, no. 7624, 2016, pp. 248-252.
[16] Martin, J. A., et al. "Births: final data for 2003." National Vital Statistics Reports: From the Centers for Disease Control and Prevention, National Center for Health Statistics, National Vital Statistics System, vol. 54, no. 2, 2005, pp. 1-116.
[17] Institute of Medicine, Committee on Understanding Premature Birth and Assuring Healthy Outcomes. Preterm Birth: Causes, Consequences, and Prevention. National Academies Press (US), 2007.