Aksiyel Uzunluk
Aksiyel uzunluk, bir anatomik yapının birincil ekseni boyunca uzunluğunun temel biyometrik ölçümünü ifade eder. Bu ölçüm, çeşitli biyolojik sistemlerde işlevi, gelişimi ve genel sağlığı etkileyerek kritik bir öneme sahiptir. İnsan sağlığı bağlamında, aksiyel boyutları anlamak, organların boyutu ve morfolojisini değerlendirmek için özellikle önemlidir ve geniş bir yelpazedeki fizyolojik süreçler ile hastalık durumları üzerinde önemli çıkarımlara sahiptir.
Biyolojik Temel
Kalp gibi organ ve yapıların eksenel uzunluğu, hem genetik hem de çevresel faktörlerden etkilenen karmaşık bir özelliktir. Gelişim sırasında, karmaşık biyolojik yollar ve büyüme faktörleri, hücre çoğalmasını ve farklılaşmasını düzenleyerek, nihayetinde bu yapıların son boyutlarını belirler. Genetik faktörler bu süreçte önemli bir rol oynayarak, bireyler arasındaki eksenel uzunluklarda gözlemlenen değişkenliğe katkıda bulunur. Örneğin, çalışmalar çeşitli ekokardiyografik özellikler için orta ila yüksek kalıtsallık göstermiştir; buna aort kökü boyutu için %52, sol ventrikül kütlesi ve iç boyutları için %36-40 ve sol atriyal boyut için %25 kalıtsallık dahildir.[1] Bu durum, bu eksenel ölçümlerin temelinde önemli bir genetik bileşenin yattığını ve kalıtsal genetik varyasyonların kardiyak yapıların boyutunu ve şeklini etkileyebileceğini düşündürmektedir.
Klinik Önemi
Aksiyel uzunluk ölçümü, klinik tanı ve takibinde, özellikle kardiyovasküler tıpta hayati bir araçtır. Örneğin, ekokardiyografi, sol ventrikül diyastolik ve sistolik boyutları, sol atriyal çap ve aort kökü çapı dahil olmak üzere kardiyak boyutların detaylı değerlendirmelerini sunar.[1] Kalp boşluklarının ve ana damarların farklı aksiyel uzunluklarını temsil eden bu ölçümler, kardiyak yeniden şekillenme, hipertrofik kardiyomiyopati ve kapak hastalığı gibi durumların tanısı için kritik öneme sahiptir. Normal aksiyel uzunluklardan sapmalar, altyatan patolojiyi veya kardiyovasküler olaylar için artmış riski gösterebilir. Ayrıca, bu boyutların genetik temelleri, bu özelliklerle ilişkili spesifik genetik varyantları tanımlayan genom çapında ilişkilendirme çalışmaları (GWAS) aracılığıyla araştırılmaktadır.[1] Bu tür araştırmalar, bu aksiyel ölçümleri, karotis intima-medya kalınlığı (IMT) ve koroner arter kalsifikasyonu gibi ölçümleri kapsayan subklinik ateroskleroz dahil olmak üzere daha geniş kardiyovasküler sağlık göstergeleriyle ilişkilendirmektedir.[2]
Sosyal Önem
Aksiyal uzunluğu, özellikle kardiyovasküler sağlıkla ilişkili olarak anlamanın sosyal önemi, halk sağlığı sonuçlarını iyileştirme potansiyelinde yatmaktadır. Bu temel boyutları etkileyen genetik faktörleri tanımlayarak, araştırmacılar yaygın hastalıklar için daha iyi risk sınıflandırmasına katkıda bulunabilirler. Bu ölçümler aracılığıyla yapısal anormalliklerin erken teşhisi, zamanında müdahalelere yol açarak potansiyel olarak ciddi komplikasyonları önleyebilir. Halk sağlığı perspektifinden bakıldığında, aksiyal boyutların genetik mimarisini çözmek, bireyin genetik profilinin risk değerlendirmesine ışık tuttuğu ve kardiyovasküler hastalıklar için kişiye özel önleme ve tedavi stratejilerine rehberlik ettiği kişiselleştirilmiş tıp yaklaşımlarına zemin hazırlayabilir.
Metodolojik ve İstatistiksel Kısıtlamalar
Aksiyel uzunluk gibi kompleks özellikler üzerine yapılan çalışmalar, özellikle genom çapında ilişkilendirme çalışmaları (GWAS) için içsel olan kapsamlı çoklu test dikkate alındığında, orta büyüklükteki genetik etkileri saptamak için mevcut istatistiksel güç tarafından sıklıkla kısıtlanmaktadır.[1] Fenotipik varyasyonun daha büyük bir oranını açıklayan ilişkilendirmeler için yeterli güç mevcut olsa da, daha küçük ancak biyolojik olarak anlamlı genetik etkiler saptanamayabilir; bu da istatistiksel olarak anlamlı bir bulgunun yokluğunun, aksiyel uzunluğu etkilemede belirli bir tek nükleotid polimorfizmi (SNP) veya genin genetik rolünü mutlaka dışlamadığı anlamına gelir.[1] Ayrıca, gözlemlenen bazı ilişkilendirmeler, orta derecede güçlü görünmelerine rağmen, yanlış pozitif sonuçlar olabilir ve bu da doğrulama için bağımsız kohortlarda titiz bir replikasyonu gerektirmektedir.[1], [3] Bu araştırmalarda kullanılan Affymetrix 100K GeneChip gibi genetik diziler, insan genomu genelindeki genetik varyasyonun yalnızca kısmi bir kapsamını sağladı; bu da kritik gen bölgeleri içindeki yetersiz SNP yoğunluğu nedeniyle potansiyel olarak kaçırılan ilişkilendirmelere yol açtı.[1], [2], [4] Bu sınırlı kapsam, daha önce bildirilen bulguları tekrarlamak için de zorluklar yaratmaktadır; zira farklı çalışmalar, bilinmeyen bir nedensel varyantla güçlü bağlantı dengesizliği içinde farklı SNP'leri tanımlayabilir ve bu da SNP düzeyinde görünür bir tekrarlanamazlıkla sonuçlanabilir.[5] Tüm genetik varyasyonu tam olarak yakalayamama, mevcut çalışmaların aksiyel uzunluğu etkileyen genetik yapıyı kapsamlı bir şekilde karakterize edemeyebileceği anlamına gelir.[4]
Fenotipik Karakterizasyon ve Genellenebilirlik
Aksiyal uzunluk gibi dinamik bir özelliği, özellikle yirmi yıl gibi uzun süreler boyunca birden fazla muayeneden alınan gözlemleri ortalayarak karakterize etmek, çeşitli karmaşıklıkları beraberinde getirir.[1] Bu yaklaşım regresyon dilüsyon yanlılığını azaltmayı ve fenotipi zaman içinde daha iyi temsil etmeyi hedeflerken, örtük olarak benzer genetik ve çevresel faktörlerin geniş bir yaş aralığında özelliği tutarlı bir şekilde etkilediğini varsayar; bu durum doğru olmayabilir ve yaşa bağlı gen etkilerini maskeleyebilir.[1] Ek olarak, bu denli uzun süreler boyunca farklı tanı ekipmanlarının kullanılması, fenotipik verilerin doğruluğunu ve karşılaştırılabilirliğini etkileyerek yanlış sınıflandırma veya ölçüm hatası ortaya çıkarabilir.[1] Önemli bir kısıtlama, genellikle beyaz Avrupa kökenli olan çalışma kohortlarının demografik yapısından kaynaklanmaktadır.[1] Bu çeşitlilik eksikliği, genetik mimariler ve allel frekansları farklı gruplar arasında önemli ölçüde değişebildiğinden, bulguların diğer etnik ve atalara ait popülasyonlara genellenebilirliğini kısıtlar. Sonuç olarak, bir popülasyonda aksiyal uzunluk için tanımlanan genetik ilişkilendirmeler, diğerlerinde doğrudan aktarılabilir veya tekrarlanabilir olmayabilir; bu durum, genetik içgörülerin küresel uygulanabilirliğini sağlamak için çeşitli kohortların daha geniş kapsamlı dahil edilmesinin kritik ihtiyacını vurgulamaktadır.[1]
Açıklanamayan Genetik ve Çevresel Etkiler
Mevcut analizler, aksiyel uzunluk gibi kompleks özelliklerin tam etiyolojisini anlamak için kritik öneme sahip olan gen-çevre etkileşimlerinin kapsamlı bir incelemesini genellikle kapsamamaktadır.[1] Genetik varyantlar, etkileri yaşam tarzı, diyet veya diğer dış etkiler gibi çeşitli çevresel faktörler tarafından modüle edilerek, fenotipleri bağlama özgü bir şekilde etkileyebilir.[1] Bu tür analizlerin atlanması, önemli bağlama bağlı genetik etkilerin tespit edilememesi anlamına gelmekte olup, aksiyel uzunluğun genetik temellerini tam olarak aydınlatmada önemli bir bilgi boşluğu oluşturmaktadır.[1] Aksiyel uzunluğa benzer olanlar da dahil olmak üzere birçok kantitatif özellik için orta ila yüksek kalıtılabilirlik kanıtları olmasına rağmen, tanımlanan genetik varyantlar genellikle bu kalıtsal bileşenin yalnızca küçük bir kısmını açıklamaktadır.[1], [2] Genellikle "eksik kalıtılabilirlik" olarak adlandırılan bu fenomen, nadir varyantlar, yapısal varyasyonlar veya kompleks epistatik etkileşimler gibi sayısız başka genetik faktörün özelliğe katkıda bulunduğunu ancak mevcut GWAS metodolojileri tarafından henüz keşfedilmemiş veya tam olarak anlaşılamamış olduğunu öne sürmektedir. Dahası, tanımlanan ilişkiler için bile, bu genetik varyantların aksiyel uzunluğu etkilediği hassas fonksiyonel mekanizmalar sıklıkla bilinmemektedir; bu durum, istatistiksel ilişkilendirmenin ötesinde daha ileri fonksiyonel doğrulama ve mekanistik çalışmaların gerekliliğini vurgulamaktadır.[3]
Varyantlar
Genetik varyantlar, kırma kusurunun temel belirleyicilerinden biri olan aksiyel uzunluk da dahil olmak üzere çeşitli fizyolojik özelliklerin belirlenmesinde kritik bir rol oynar. Birçok gen ve bunlarla ilişkili tek nükleotid polimorfizmleri (SNP'ler), göz gelişimi, büyümesi ve doku yeniden modellenmesi ile ilgili yollarda rol oynamaktadır. Bunlar arasında hücreden hücreye iletişim, gelişimsel sinyalizasyon, hücre döngüsü regülasyonu ve hücre dışı matrisin bütünlüğünde rol oynayan genler bulunmaktadır; bunların hepsi oküler boyutların hassas kontrolüne katkıda bulunur.
Hücre iletişimi ve gelişimsel sinyalizasyonda rol oynayan genler, göz oluşumu ve büyümesinin karmaşık süreci için hayati öneme sahiptir. _GJD2_ (Gap Junction Delta 2), Connexin 36'yı kodlar ve doğrudan hücreden hücreye iletişimi sağlayan gap junction'ların oluşumu için gereklidir. *rs16959560* ve *rs11073058* gibi varyantlar bu iletişimin verimliliğini modüle edebilir, böylece uygun göz gelişimi ve dolayısıyla aksiyel uzunluk için gerekli koordineli hücresel aktiviteleri etkileyebilir. _WNT7B_ (Wnt Family Member 7B) geni, embriyonik gelişim sırasında hücre proliferasyonu, farklılaşması ve doku desenlenmesini düzenleyen Wnt sinyal yolunun kritik bir bileşenidir. *rs10453459* gibi bir varyant, _WNT7B_ ekspresyonunu veya işlevini değiştirebilir, potansiyel olarak oküler dokuların hassas büyüme yörüngelerini etkileyebilir ve gözün nihai aksiyel uzunluğunu etkileyebilir. Benzer şekilde, _RSPO1_ (R-Spondin 1) Wnt sinyalizasyonunun bir güçlendiricisi olarak hareket eder ve gözün sürekli yeniden modellenmesi ve büyümesi için temel süreçler olan kök hücre bakımı ve doku rejenerasyonunda rol oynar. *rs4074961* varyantı, _RSPO1_'in aktivitesini modüle edebilir, böylece gözün genel büyümesini ve yapısal bütünlüğünü etkileyebilir ve potansiyel olarak aksiyel uzunluktaki varyasyonlara katkıda bulunabilir.[6]
Diğer varyantlar, hücre büyümesi, proliferasyonu ve yapısal bütünlüğünü düzenleyen genlerde bulunur. _ATP5F1CP1_ - _CDKN3_ lokusu, siklin bağımlı kinazları inhibe ederek hücre döngüsünü düzenlediği bilinen bir gen olan _CDKN3_'ü (Cyclin Dependent Kinase Inhibitor 3) içerir. *rs10459508* gibi varyasyonlar, oküler dokulardaki, özellikle aksiyel uzunluğun belirlenmesi için kritik olan skleradaki hücre proliferasyonu ve farklılaşma oranlarını etkileyebilir.[2] Doğru hücre döngüsü kontrolü, emetropi için gereken hassas büyüme için esastır ve düzensizlik aşırı oküler uzamaya katkıda bulunabilir. _TPRG1_ - _TP63_ bölgesi, gözdeki epitel dokuları da dahil olmak üzere epitel dokularının gelişimi ve bakımı için hayati önem taşıyan bir transkripsiyon faktörü olan _TP63_'ü kapsar. *rs6789327* gibi bir varyant, oküler epitel hücrelerinin gelişimini veya rejenerasyonunu etkileyebilir, gözün yapısal bütünlüğünü ve büyümesini dolaylı olarak etkileyebilir. Ayrıca, _RPL39P33_'ün (Ribosomal Protein L39 Pseudogene 33) yakınında bulunan _ANKFN1_ (Ankyrin Repeat And FN3 Domain Containing 1), genellikle protein-protein etkileşimlerinde ve hücresel yapıların birleşiminde rol oynayan ankyrin tekrar alanları içerir. *rs151278468* varyantı bu etkileşimleri etkileyebilir, potansiyel olarak oküler dokuların mekanik özelliklerini veya büyüme sinyallerine yanıtlarını etkileyebilir, böylece aksiyel uzunluğu etkileyebilir.[7]
Nöronal sinyalizasyon ve doku yeniden modellenmesi ile ilgili genlerdeki varyantlar da aksiyel uzunluk varyasyonuna katkıda bulunur. _VIPR2_ (Vasoactive Intestinal Peptide Receptor 2), sirkadiyen ritimler ve nöronal sinyalizasyon dahil olmak üzere çeşitli fizyolojik süreçlerde rol oynayan bir nöropeptit olan vazoaktif intestinal peptit için bir reseptörü kodlar. Nöronal yolların ve nöromodülatörlerin oküler büyüme üzerindeki bilinen etkisi göz önüne alındığında, *rs141313179* varyantı _VIPR2_ sinyalizasyonunu değiştirebilir, göz boyutunu düzenleyen karmaşık mekanizmaları etkileyebilir.[4] _RASGRF1_ (RAS Protein Specific Guanine Nucleotide Releasing Factor 1), nöronal plastisite ve büyüme faktörü sinyalizasyonu için önemlidir. Görsel işleme ve nöronal gelişimdeki rolü, *rs13380109* varyantının göz büyümesinin ve emetropizasyonun nöral regülasyonunu etkileyebileceğini ve dolayısıyla aksiyel uzunluğu etkileyebileceğini düşündürmektedir. _LRRC4C_ (Leucine Rich Repeat Containing 4C), nöral retinanın yapısal bütünlüğünü ve işlevini korumak için gerekli süreçler olan hücre adezyonu ve sinaps oluşumunda rol oynar. *rs7936359*'dan kaynaklanan değişiklikler, retinal sinyalizasyonu veya skleranın biyomekanik özelliklerini etkileyebilir; bunların her ikisi de aksiyel uzunluğun kritik belirleyicileridir.[8] Son olarak, _PRSS56_ (Serine Protease 56), protein degradasyonu ve hücre dışı matris yeniden modellenmesindeki rolleriyle bilinen enzimler olan bir serin proteazı kodlar. *rs77311538* varyantı bu proteazın aktivitesini etkileyebilir, böylece kollajen ve skleral hücre dışı matrisin diğer bileşenlerinin sentezini veya degradasyonunu etkileyebilir; bu da aksiyel uzunluğun düzenlenmesinde ve kırma kusurlarının gelişiminde çok önemli bir faktördür.
Önemli Varyantlar
| RS ID | Gen | İlişkili Özellikler |
|---|---|---|
| rs16959560 rs11073058 |
LINC02252 - GJD2 | axial length measurement |
| rs10453459 | WNT7B | axial length measurement |
| rs151278468 | ANKFN1 - RPL39P33 | axial length measurement |
| rs141313179 | VIPR2 | axial length measurement |
| rs13380109 | RASGRF1 | Hypermetropia axial length measurement |
| rs7936359 | LRRC4C | axial length measurement |
| rs77311538 | PRSS56 | axial length measurement |
| rs6789327 | TPRG1 - TP63 | axial length measurement |
| rs10459508 | ATP5F1CP1 - CDKN3 | axial length measurement |
| rs4074961 | RSPO1 | axial length measurement intraocular pressure measurement corneal topography body height |
Biyolojik Arka Plan
Biyolojik yapıların kesin boyutları, genel olarak eksenel uzunluk formları olarak kabul edilebilecek, fizyolojik işlev için temeldir ve genetik, hücresel ve çevresel faktörlerin karmaşık bir etkileşimi tarafından etkilenir. Bu boyutlar, kalp odacıklarının boyutu veya arter duvarlarının kalınlığı gibi, altta yatan sağlık durumunu yansıtabilen ve çeşitli hastalıkların riskini tahmin edebilen temel ara fenotiplerdir.[1] Bu boyutları düzenleyen biyolojik mekanizmaları anlamak, hem normal fizyolojik homeostaziye hem de hastalığın patogenezine içgörü sağlar.
Organ Boyutlarının Genetik Düzenlenmesi
Çeşitli organların boyutları, boyutlarını ve yapısını etkileyen güçlü bir genetik bileşenin varlığını gösteren, önemli düzeyde kalıtılabilir özelliklerdir. Örneğin, aort kökü boyutu ve sol ventrikül kütlesi gibi kardiyak boyutlar için kalıtılabilirlik tahminleri sırasıyla %52 ve %36-40 gibi yüksek oranlarda bildirilmiştir.[1] Genom çapında ilişkilendirme çalışmaları (GWAS), bu boyutlarla ilişkili belirli genetik lokusları ve tek nükleotid polimorfizmlerini (SNP'ler) tanımlamıştır. Örneğin, aralarında rs10488825, rs10498091 ve rs10514431'nin de bulunduğu çeşitli SNP'ler, sol ventrikül diyastolik boyutu ve aort kökü çapı ile ilişkilendirilmiştir.[1] Genel ilişkilendirmelerin ötesinde, belirli genler ve bunların varyantları, organ boyutlarını belirlemede ve değişime yatkınlıklarında kritik roller oynar. Anjiyotensinojen ve anjiyotensin dönüştürücü enzim (ACE) gibi genler, kardiyovasküler hemodinamiğin düzenlenmesinde ve sol ventrikül kütlesi ile fonksiyonunu etkilemede rol oynar.[9] Trombosit kaynaklı büyüme faktörü ve vasküler endotelyal büyüme faktörü genleri de dahil olmak üzere diğer genler, vasküler yeniden şekillenme süreçlerinde rol oynadığı gösterilmiştir.[10] Ayrıca, fibroblast büyüme faktörü (FGF1), adrenerjik beta-2 reseptörü (ADRB2), miyosit güçlendirici faktör 2C (MEF2C), trombospondin 2 (THBS2) ve cAMP-spesifik fosfodiesteraz 4D (PDE4D) gibi genlerdeki veya yakınındaki SNP'ler, karotis arter intima-medya kalınlığı (IMT) ve kalsifikasyon gibi arteriyel boyutlardaki değişiklikleri içeren subklinik ateroskleroz fenotipleriyle ilişkilidir.[2] Bu genetik faktörler, organ boyutunun gelişimini ve korunmasını yöneten düzenleyici ağlar kurar.
Doku Yeniden Şekillenmesinin Hücresel ve Moleküler Mekanizmaları
Biyolojik yapıların hassas boyutları, hücre büyümesini, farklılaşmasını ve hücre dışı matris sentezini düzenleyen karmaşık moleküler ve hücresel yollar aracılığıyla korunur. Bu yollar bozulduğunda, organ boyutunda ve şeklinde önemli değişikliklere yol açabilirler; bu durum sıklıkla yeniden şekillenme olarak adlandırılır. Örneğin, oda boyutu ve duvar kalınlığındaki değişikliklerle karakterize edilen sol ventrikül (LV) yeniden şekillenmesi, yüksek tansiyon ve kardiyovasküler hastalıkların gelişiminde önemli bir patofizyolojik süreçtir.[1] Bu yeniden şekillenme, kronik basınç yüklenmesi gibi strese karşı hücresel yanıtları aracılık eden karmaşık sinyal yollarını içerir.
Çeşitli büyüme faktörleri, enzimler ve reseptörler de dahil olmak üzere temel biyomoleküller, bu yeniden şekillenme süreçlerinde merkezi bir rol oynar. Trombosit kaynaklı büyüme faktörü ve vasküler endotelyal büyüme faktörü gibi büyüme faktörleri, doku bakımı ve onarımı için kritik olsalar da, patolojik değişikliklerde de rol oynayan hücresel proliferasyonu ve anjiyogenezi modüle eder.[10] Anjiyotensin dönüştürücü enzim (ACE) ve HMG-CoA redüktaz (HMGCR) gibi enzimler, kardiyovasküler yapı ve fonksiyonu etkileyen metabolik ve sinyal kaskadlarında çok önemlidir.[11] MEF2C gibi transkripsiyon faktörleri, çevresel ipuçlarına veya hastalık durumlarına yanıt olarak hücresel değişiklikleri yönlendiren gen ekspresyonu paternlerini doğrudan düzenler, böylece doku mimarisini ve boyutlarını etkiler.[2]
Fizyolojik Regülasyon ve Patofizyolojik Süreçler
Optimal organ boyutlarının korunması, fizyolojik homeostazisin kritik bir yönüdür ve bozukluklar sıklıkla hastalık patogenezine katkıda bulunur. Örneğin, sol ventrikül boşluk boyutu ve kütlesi, hipertansiyon, inme ve kalp yetmezliğinin gelişiminde temeldir.[1] Bu boyutlardaki anormallikler, kardiyovasküler sistem üzerindeki altta yatan stresi yansıtabilir ve hastalık progresyonunun belirteçleri olarak hizmet edebilir. Benzer şekilde, sıklıkla brakiyal arter akış aracılı dilatasyonu ile değerlendirilen endotel disfonksiyonu, arter duvarı kalınlaşması ve sertleşmesi ile karakterize bir durum olan aterosklerozun önemli bir öncüsüdür.[1] Doku boyutlarını değiştiren patofizyolojik süreçler, inflamatuar yanıtları, metabolik dengesizlikleri ve yapısal hasarı içerir. Karotis arter intimal-medial kalınlığı ve arteriyel kalsifikasyonu içeren subklinik ateroskleroz, vasküler homeostaziste önemli bir bozulmayı temsil eder ve arteriyel boyutlarda değişikliklere yol açar.[2] Bu süreçler, başlangıçta işlevi sürdürmeye çalışan ancak sonunda maladaptif hale gelerek hastalığı daha da kötüleştirebilen, kardiyak hipertrofi (kalp kası kütlesinde artış) gibi kompanzatuar yanıtları sıklıkla içerir. Bu lokalize değişikliklerin sistemik sonuçları, yaygın kardiyovasküler morbidite ve mortaliteye katkıda bulunabilir.[1]
Metabolik Faktörler ve Biyomoleküler Etkileşimler
Metabolik süreçler ve anahtar biyomoleküllerin işlevi, organ boyutlarının düzenlenmesi ve genel fizyolojik sağlıkla ayrılmaz bir şekilde bağlıdır. İnsan serumundaki metabolit profilleri ve lipit konsantrasyonları kalıtsal özelliklerdir ve varyasyonları kardiyovasküler boyutları ve hastalık riskini etkileyebilir.[12] Örneğin, kolesterol sentezinde rol alan bir enzim olan HMGCR, LDL-kolesterol seviyeleriyle ilişkili varyantlara sahiptir ve bu durum, aterosklerozda önemli bir faktör olan lipit metabolizmasını etkiler.[13] Benzer şekilde, ürik asit konsantrasyonu gut riski ve diğer metabolik durumlarla ilişkilidir.[14] Metabolik ara ürünlerin ötesinde, belirli proteinler doku boyutlarını yansıtan veya etkileyen kritik biyobelirteçler veya yapısal bileşenler olarak hizmet eder. Kemik sağlığında rol alan bir protein olan Osteokalsin ve bir inflamatuar belirteç olan C-reaktif protein, seviyeleri genel sağlıkla ilgili fizyolojik durumları gösteren biyomoleküllere örnektir.[15] Bu biyomoleküller, seviyeleri ve aktivitelerinin fizyolojik stres, inflamasyon veya metabolik düzensizliğin sinyalini verebileceği karmaşık düzenleyici ağlar içinde etkileşime girer; bunların hepsi de nihayetinde çeşitli biyolojik yapıların boyutlarını ve bütünlüğünü etkileyebilir.
References
[1] Vasan, R. S., et al. "Genome-wide association of echocardiographic dimensions, brachial artery endothelial function and treadmill exercise responses in the Framingham Heart Study." BMC Medical Genetics, vol. 8, no. Suppl 1, 2007, p. S2.
[2] O'Donnell, C. J., et al. "Genome-wide association study for subclinical atherosclerosis in major arterial territories in the NHLBI's Framingham Heart Study." BMC Medical Genetics, vol. 8, no. Suppl 1, 2007, p. S4.
[3] Benjamin, E. J., et al. "Genome-wide association with select biomarker traits in the Framingham Heart Study." BMC Medical Genetics, 2007.
[4] Yang, Qiong et al. "Genome-wide association and linkage analyses of hemostatic factors and hematological phenotypes in the Framingham Heart Study." BMC Medical Genetics, vol. 8, no. Suppl 1, 2007, p. S7.
[5] Sabatti, Chiara, et al. "Genome-wide association analysis of metabolic traits in a birth cohort from a founder population." Nature Genetics, vol. 41, no. 1, 2009, pp. 31–42. PubMed, PMID: 19060910.
[6] Wilk, J. B. et al. "Framingham Heart Study genome-wide association: results for pulmonary function measures." BMC Medical Genetics, vol. 8, 2007, p. S8.
[7] Wallace, Cathryn et al. "Genome-wide association study identifies genes for biomarkers of cardiovascular disease: serum urate and dyslipidemia." The American Journal of Human Genetics, vol. 82, no. 1, 2008, pp. 139–149.
[8] Kathiresan, S., et al. "Common variants at 30 loci contribute to polygenic dyslipidemia." Nat Genet, 2008.
[9] Tang, W., et al. "Associations between angiotensinogen gene variants and left ventricular mass and function in the HyperGEN study." Am Heart J, vol. 143, 2002, pp. 854-860.
[10] Tambur, A. R., et al. "Genetic polymorphism in platelet-derived growth factor and vascular endothelial growth factor are significantly associated with cardiac allograft vasculopathy." J Heart Lung Transplant, vol. 25, 2006, pp. 690-698.
[11] Vasan, R. S., et al. "No association between ACE I/D polymorphism and cardiovascular hemodynamics during exercise in young women." Int J Sports Med, vol. 26, 2005, pp. 638-644.
[12] Gieger, C., et al. "Genetics meets metabolomics: a genome-wide association study of metabolite profiles in human serum." PLoS Genetics, vol. 4, no. 11, 2008, p. e1000282.
[13] Burkhardt, R., et al. "Common SNPs in HMGCR in micronesians and whites associated with LDL-cholesterol levels affect alternative splicing of exon13." Arterioscler Thromb Vasc Biol, 2008.
[14] Dehghan, A., et al. "Association of three genetic loci with uric acid concentration and risk of gout: a genome-wide association study." Lancet, 2008.
[15] Gundberg, C. M., et al. "Osteocalcin: isolation, characterization, and detection." Methods Enzymol, vol. 107, 1984, pp. 516-544.