İntihar Girişimi
İntihar girişimi, hayatına son verme niyetinin en az bir kısmını içeren, kasıtlı bir kendine zarar verme eylemi olarak tanımlanır.[1] Bu karmaşık davranış, küresel çapta önemli bir halk sağlığı sorunudur ve önemli morbidite ve mortalite ile ilişkilidir. Tamamlanmış intihar için güçlü bir risk faktörüdür ve başlıca depresif bozukluk (MDD), bipolar bozukluk (BIP) ve şizofreni (SCZ) dahil olmak üzere çeşitli psikiyatrik bozukluklarla sıklıkla birlikte görülür.[1] Ancak çalışmalar, genetik faktörlerin belirli bir psikiyatrik tanıdan bağımsız olarak intihar girişimi riskine katkıda bulunabileceğini de göstermektedir.[2]
Biyolojik Temel
Araştırmalar, intihar girişiminin önemli bir biyolojik bileşeni olduğunu göstermektedir. Çalışmalar, intihar girişimi için %4 civarında tahminlerle önemli SNP tabanlı kalıtsallık tespit etmiştir; bu da, birçok yaygın genetik varyantın her birinin genel riske küçük etkilerle katkıda bulunduğu poligenik bir mimariyi düşündürmektedir.[1] Başlangıçtaki genom çapında ilişkilendirme çalışmaları (GWAS) bu ince genetik etkileri tespit etmek için genellikle yetersiz güce sahipti, ancak daha büyük kohortlar artık daha kesin bulgular sağlamaktadır.[1] Belirli genetik lokuslar intihar girişimi ile ilişkilendirilmiştir. Örneğin, bir meta-analiz, kromozom 2p25 üzerindeki rs300774'ı genom çapında anlamlılığa yaklaşan bir lokus olarak tanımlamıştır.[3] Daha yakın zamanda, psikiyatrik bozuklukları olan bireylerde yapılan GWAS çalışmaları, MDD hastalarında ARL5B geni içindeki rs45593736'i genom çapında anlamlı olarak ve BIP hastalarında kromozom 4 üzerindeki bir insersiyon-delesyon polimorfizmini (chr4_23273116_D) tanımlamıştır.[1] Diğer çalışmalar, kromozom 5 ve 19 üzerindeki rs12972617 ve rs12972618 gibi varyantları[2] ve kromozom 7 üzerindeki rs11762112 (intergenik) ile kromozom 3 üzerindeki KCNMB2 genindeki rs79324256'i bildirmiştir.[4] Poligenik risk skorlarının (PRS) kullanımı, intihar girişimi için mütevazı bir öngörü yeteneği de göstermiş ve poligenik yapısını daha da desteklemiştir.[1]
Klinik Önemi
İntihar girişiminin genetiğini anlamanın klinik önemi büyüktür. Genetik yatkınlıkların belirlenmesi, özellikle intihar girişimi bildirenlerin oranının MDD'de %16'dan bipolar bozukluk ve şizofrenide %36-37'ye kadar değişebildiği psikiyatrik bozukluğu olan hastalarda klinisyenlerin bireysel riski daha iyi değerlendirmesine yardımcı olabilir.[1] Genetik bilgiler, intihar düşüncesi ile gerçek intihar girişimlerini ayırt etmeye de yardımcı olabilir, zira bu davranışların temelinde farklı genetik ve çevresel faktörler yatabilir.[4] Sonuç olarak, genetik mimarinin daha derinlemesine anlaşılması, yüksek risk altındaki bireyler için hedefe yönelik önleme stratejileri ve kişiselleştirilmiş müdahalelere bilgi sağlayabilir.
Sosyal Önem
İntihar girişimi, bireyleri, aileleri ve toplumları etkileyen önemli bir halk sağlığı sorununu temsil etmektedir. UK Biobank'ı kullananlar gibi büyük ölçekli genetik çalışmaların geliştirilmesi, genetik faktörlerin popülasyon düzeyinde araştırılmasına olanak tanımaktadır.[2] Genetik temellerin aydınlatılmasıyla, araştırmalar intihar davranışlarının toplumsal yükünün azaltılmasına katkı sağlamaktadır. Bu bilgi, daha etkili tarama araçları, önleyici tedbirler ve geliştirilmiş tedavi yaklaşımları geliştirmek için hayati öneme sahiptir ve böylece halkın ruh sağlığı sonuçlarını iyileştirmektedir.
Metodolojik ve İstatistiksel Güç Kısıtlamaları
İntihar girişimine yönelik genetik çalışmalar, büyük ölçekli meta-analizler bile, istatistiksel güçle ilgili zorluklarla karşılaşmaktadır. Örneklem büyüklükleri, büyümekle birlikte, tek nükleotid polimorfizmleri (SNP'ler) ile tipik olarak ilişkili küçük genetik etkileri sağlam bir şekilde tespit etmek için genellikle yetersizdir; özellikle de intihar girişimi için SNP-kalıtım tahminlerinin ikiz çalışmalarından elde edilenlerden genellikle çok daha düşük olduğu göz önüne alındığında.[1] Genom çapında anlamlı lokusları belirleme çabalarına rağmen, bazı bulgular bağımsız kohortlarda nominal anlamlılık düzeyinde tutarlı bir şekilde tekrarlanamamış, bu da farklı çalışmalar arasında daha sıkı bir doğrulamaya duyulan ihtiyacın altını çizmektedir.[2]
Fenotipik Heterojenite ve Belirleme Zorlukları
Genetik çalışmalarda intihar girişimi tanımı, örneklem büyüklüğünü en üst düzeye çıkarmak için genellikle geniş bir "yaşam boyu intihar girişimi" kriterine dayanır ve bu da fenotipin ayrıntı düzeyini doğası gereği sınırlar. Bu geniş tanım, genellikle girişimlerin ciddiyeti, girişimlerin sayısı, ilişkili tıbbi sonuçlar veya kullanılan özel yöntemler hakkında ayrıntılı bilgi içermez.[1] Veri toplama yöntemleri, özellikle elektronik tıbbi kayıtlardan faydalanıldığında, karıştırıcı faktörleri ortaya çıkarabilir. Örneğin, tanı konmuş bozuklukların prevalansı yaşa göre karıştırılabilir ve eksik tanı olasılığı farklı değerlendirme dönemleri boyunca değişiklik gösterebilir.[5]
Atasal Çeşitlilik ve Genellenebilirlik
İntihar girişimi üzerine yapılan güncel genetik çalışmalarda önemli bir sınırlama, çalışma kohortları içindeki yetersiz atasal çeşitlilik ve ağırlıklı olarak Avrupa kökenli bireylere odaklanılmasıdır.[5] Sınırlı atasal çeşitlilik, poligenik risk skorlarının taşınabilirliğini ve tanımlanan genetik risk sinyallerinin genellenebilirliğini doğrudan etkilemekte olup, küresel popülasyonlarda daha geniş bir temsilin kritik bir ihtiyaç olduğunu vurgulamaktadır. Araştırma çabalarını, özellikle Hindistan, Batı Asya ve Küresel Güney gibi nüfus yoğunluğu yüksek bölgelerden daha çeşitli atasal grupları içerecek şekilde genişletmek, intihar fenotipleri için GWAS sonuçlarının titizliğini ve uygulanabilirliğini artırmak açısından hayati önem taşımaktadır.[6]
Varyantlar
Genetik varyantlar, bir bireyin intihar girişimine yatkınlığında önemli bir rol oynar, ruh hali düzenlemesi, dürtü kontrolü ve stres tepkisiyle ilişkili çeşitli nörobiyolojik yolları etkileyerek. Genom çapında ilişkilendirme çalışmaları (GWAS) ve meta-analizler, bu karmaşık özelliği etkileyen bazı spesifik tek nükleotid polimorfizmlerini (SNP'ler) ve bunlarla ilişkili genleri tanımlamıştır. Bu varyantlar genellikle nörotransmisyon, sinaptik fonksiyon ve gen ekspresyonu düzenlemesinde yer alan genleri etkileyerek, intihar davranışının biyolojik temellerine dair içgörüler sunmaktadır.
Nörotransmitter sistemlerini ve nöronal uyarılabilirliği etkileyen çeşitli varyantlar, intihar girişimleriyle ilişkilendirilmiştir. D2 dopamin reseptörünü kodlayan DRD2 geni, ödül işleme, motivasyon ve dürtü kontrolü için kritik öneme sahiptir ve rs7131627 varyantı, intihar girişimi üzerine yapılan bir meta-analizde tanımlanmıştır. Örneğin, bazı çalışmalar, ciddi zararla sonuçlanan veya ölümcül olması kritik olarak amaçlanan kendine zarar verme veya intihar girişimi vakalarını tanımlamak için SCAN görüşmesi gibi yapılandırılmış görüşmelerden belirli soruları kullanmaktadır.[7] Büyük ölçekli çalışmalardaki operasyonel tanımlar, sıklıkla Uluslararası Hastalık Sınıflandırması (ICD-9/ICD-10) kendine zarar verme kodları, İntiharı Önleme Uygulamaları Ağı (SPAN) veri tabanı gibi özel raporlar ve ruh sağlığı anketlerinden doğrudan kendi kendine bildirilen geçmişler dahil olmak üzere çeşitli veri kaynaklarından yararlanır.[4] Bu çok yönlü yaklaşım, heterojen popülasyonlar içinde intihar girişimi vakalarını kapsamlı bir şekilde yakalamayı amaçlamaktadır.
İntihar girişimini, karşılık gelen fiziksel bir eylem olmaksızın intihar düşüncelerini ifade eden intihar düşüncesinden ayırmak çok önemlidir. Araştırma çalışmaları, fenotipik özgüllüğü korumak ve heterojenliği azaltmak, böylece genetik ilişkilendirmeleri tespit etme gücünü artırmak amacıyla, intihar düşüncesi olan ancak girişim öyküsü olmayan bireyleri kontrol gruplarından sıklıkla açıkça hariç tutar.[4] Kavramsal olarak, intihar girişiminin poligenik bir mimariye sahip olduğu anlaşılmaktadır; bu da, küçük etkilere sahip birden fazla genin, genellikle çevresel stres faktörleriyle etkileşim halinde, genel genetik yatkınlığa katkıda bulunduğunu göstermektedir.[1] Bu çerçeve, intihar davranışının altında yatan biyolojik mekanizmalarına yönelik genetik araştırmalara rehberlik etmektedir.
Önemli Varyantlar
| RS ID | Gen | İlişkili Özellikler |
|---|---|---|
| rs6907713 | MIR3144 - RNU6-214P | attempted suicide |
| rs62474683 | LINC01392 - POLR2DP2 | attempted suicide |
| rs7131627 | DRD2 | attempted suicide mathematical ability |
| rs3791129 | SLC6A9 | attempted suicide |
| rs17514846 | FURIN | coronary artery disease parental longevity mean arterial pressure systolic blood pressure hypertension |
| rs62404522 | LNC-LBCS | attempted suicide |
| rs9525171 | HS6ST3 | attempted suicide |
| rs850261 | OTX2-AS1 | attempted suicide |
| rs7649709 | NLGN1 | attempted suicide |
| rs2284000 | CACNG2 | attempted suicide |
Sınıflandırma ve Şiddet Değerlendirmesi
İntihar girişiminin sınıflandırılması, intihar davranışının spektrumunun giderek daha fazla farkına varılmasıyla birlikte, genellikle kategorik ve boyutsal yaklaşımlar arasında bir denge kurmaktadır. Geleneksel vaka-kontrol çalışmaları bireyleri "girişimde bulunanlar" veya "girişimde bulunmayanlar" olarak kategorize etse de, bu ikili sınıflandırma intihar eylemlerinin karmaşık doğasını aşırı basitleştirebilir ve gerçek şiddet aralığını yansıtmamakla istatistiksel gücü potansiyel olarak sınırlayabilir.[8] Sonuç olarak, araştırmalar, dahil olan saldırganlık, şiddet veya potansiyel ölümcüllük derecesi gibi faktörleri göz önünde bulundurarak, girişimlerin nüanslarını daha iyi yakalamak için giderek daha fazla nicel ölçümlere ve şiddet derecelendirmelerine odaklanmaktadır.[9] Bu durum, basit bir var/yok ikileminden öte, daha ayrıntılı bir anlayışa olanak tanır.
İntihar Niyeti Ölçeği (SIS) veya SCAN İntihar Şiddeti maddesi gibi enstrümanlardan türetilen adaptasyonlar gibi şiddet değerlendirme ölçekleri, bir girişimin yoğunluğunu ve potansiyel zararını nicelleştirmeyi amaçlar. Örneğin, SCAN maddesi girişimleri kasıtlı olarak kendine zarar vermeyi düşünmekten ölümcül olacak şekilde tasarlanmış girişimlere kadar bir ölçekte kategorize ederken, diğer ölçekler şiddeti tıbbi tedavi veya hastaneye yatış ihtiyacı gibi nesnel sonuçlara göre puanlar.[8] Columbia-İntihar Şiddeti Derecelendirme Ölçeği (C-SSRS) gibi modern araçlar, intihar düşüncesi ve davranışının çeşitli alanlarını ayırt etmek üzere tasarlanmıştır ve intihar davranışı içinde farklı alt tiplerin bulunduğuna dair kanıtları yansıtır.[8] Bu boyutsal yaklaşım, araştırmalarda örneklem heterojenitesini azaltmaya yardımcı olur ve risk faktörlerinin daha granüler bir şekilde anlaşılmasına olanak tanır.
Terminoloji ve Ölçüm Yaklaşımları
Kendine yönelik zararlı eylemler etrafındaki terminoloji, klinik ve araştırma bağlamlarında hassastır; eylemin kendisini inceleyen çalışmalar için birincil odak noktası "intihar girişimi"dir. İlgili kavramlar arasında intihar düşünceleri için "intihar düşüncesi" ve düşünceden tamamlanmış intihara kadar bir dizi eylemi kapsayan daha geniş bir terim olan "intihar davranışı" yer alır.[8] Araştırma çalışmaları, katılımcıları bu tür davranışların yaşam boyu geçmişine göre, genellikle öz bildirim veya retrospektif veri toplama yoluyla "girişimde bulunanlar" ve "girişimde bulunmayanlar" olarak sınıflandırır.[3] Bu sınıflandırmalar, etkilenen ve etkilenmeyen bireyleri karşılaştıran genetik ilişkilendirme çalışmaları için temeldir.
İntihar girişimini tanımlamak için kullanılan ölçüm yaklaşımları çeşitlidir ve ölümle sonuçlanmak üzere tasarlanmış kendine zarar verme veya girişimleri değerlendiren SCAN görüşmesi gibi yapılandırılmış klinik görüşmeleri içerir.[7] Ek olarak, tanı kodlarını (örn. ICD-9/ICD-10 kendine zarar verme kodları) içeren elektronik sağlık kaydı (EHR) verileri ve ruh sağlığı anketi yanıtları, büyük ölçekli fenotipleme için giderek daha fazla kullanılmaktadır.[2] Ancak, retrospektif değerlendirme yöntemleri, özellikle sınırlı sayıda öğeye dayananlar, genetik ilişkilendirmeleri saptama gücünü azaltabilecek ve özelliğin eksik anlaşılmasına yol açabilecek eksik bildirim ve yanlış sınıflandırma hatası riskini taşır.[9] Klinik EHR verilerinden makine öğrenimi tabanlı fenotipleme algoritmalarının geliştirilmesi, intihar girişiminin tahmini olasılığını daha doğru bir şekilde nicelleştirmeye yönelik gelişmekte olan bir yaklaşımı temsil etmektedir.[2]
İntihar Girişiminin Nedenleri
İntihar girişimi; genetik, çevresel, gelişimsel ve klinik faktörlerin çok yönlü etkileşimiyle şekillenen karmaşık bir davranıştır. Araştırmalar, intihar girişiminde bulunan bireyler arasında psikiyatrik bozuklukların yüksek oranda yaygın olmasına rağmen, belirgin bir genetik yatkınlığın da bu davranışa katkıda bulunduğunu ve genellikle çevresel stres faktörleriyle etkileşime girdiğini göstermektedir.
Genetik Yatkınlık ve Poligenik Mimari
İkiz ve aile çalışmaları, intihar davranışının önemli bir genetik bileşeni olduğunu tutarlı bir şekilde göstermektedir; kalıtım tahminleri %30 ila %55 arasında değişmektedir. Bu genetik yatkınlık, psikiyatrik bozuklukların kendilerinin kalıtımından kısmen bağımsız kabul edilmekte ve intihar eylemlerine karşı spesifik bir yatkınlığa işaret etmektedir.[10] İntihar girişiminin genetik mimarisi büyük ölçüde poligeniktir; bu, her biri küçük bir risk katkısı sağlayan birçok yaygın genetik varyantın kümülatif etkisini içerdiği anlamına gelir. Poligenik risk skorları mütevazı bir öngörü yeteneği göstermiştir ve intihar girişimi için SNP tabanlı kalıtım tahminleri tipik olarak %4 ila %4,6 civarındadır.[2] Güçlü bir şekilde tekrarlanan genom çapında anlamlı lokusları tanımlamak zor olsa da, çeşitli çalışmalarda intihar girişimi için artmış risk ile ilişkili birkaç genetik varyant ve bölge bulunmuştur. Örneğin, kromozom 2p25 üzerindeki rs300774 varyantı ilişkilendirilmiştir ve diğer çalışmalar kromozom 3 üzerindeki KCNMB2 (rs79324256, rs6788360, rs7861880) ve kromozom 11 üzerindeki LUZP2 (rs7931096) gibi genlerdeki SNP'lere işaret etmiştir.[11] Spesifik genetik ilişkilendirmeler, psikiyatrik bozukluk bağlamlarında da bulunmuştur; örneğin, majör depresif bozukluktaki intihar girişimleri için ARL5B genindeki rs45593736 ve bipolar bozuklukta kromozom 4 üzerindeki bir insersiyon-delesyon polimorfizmi.[1] Bu bulgular, intihar girişimine yatkınlığın temelini oluşturan karmaşık genetik manzarayı vurgulamaktadır.
Çevresel ve Gelişimsel Modülatörler
Çevresel faktörler, özellikle olumsuz erken yaşam deneyimleri, bir bireyin intihar girişimi riskini şekillendirmede kritik bir rol oynamaktadır. Ebeveyn istismarı ve erken ebeveyn kaybı gibi faktörler, bir bireyin hassasiyetini önemli ölçüde etkileyebilen tanınmış çevresel risk faktörleridir.[12] Bu erken yaşam stres faktörleri, psikolojik gelişim ve başa çıkma mekanizmaları üzerinde kalıcı etkilere sahip olabilir ve yaşamın ilerleyen dönemlerinde intihar davranışının olasılığını potansiyel olarak artırabilir. Ek olarak, daha geniş sosyoekonomik koşullar, intihar girişimi üzerine yapılan popülasyon bazlı çalışmalarda önemli kovaryatlar olarak kabul edilmektedir; bu da dışsal toplumsal ve ekonomik baskıların bir bireyin risk profiline katkıda bulunabileceğini göstermektedir.[13]
Karmaşık Gen-Çevre Etkileşimleri
İntihar girişimi riski, genetik yatkınlıkların çevresel tetikleyicilerle etkileşime girdiği bir stres-diyatez modeli aracılığıyla genellikle en iyi şekilde anlaşılır. Bir birey, intihar davranışına karşı artmış bir hassasiyet sağlayan genetik varyantlara sahip olabilir, ancak bu eğilimler yalnızca belirli çevresel stresörler altında ortaya çıkabilir. Örneğin, genetik faktörler, ebeveyn istismarı veya erken ebeveyn kaybı gibi çevresel risk faktörleriyle etkileşime girerek, toplu olarak intihar davranışı için genel riski artırabilir.[12] Benzer şekilde, psikiyatrik hastalıklar veya diğer önemli yaşam stresörleri, bir bireyin altta yatan genetik duyarlılığını ağırlaştırarak, intihar düşüncesi ve girişimlerinin ortaya çıkmasına yol açabilir.[10] Bu karmaşık etkileşim, riski ne genlerin ne de çevrenin tek başına tam olarak açıklayamadığını, aksine onların sinerjik etkilerinin belirleyici olduğunu vurgulamaktadır.
Klinik Komorbiditeler ve İlişkili Faktörler
İntihar girişiminde bulunan bireylerin önemli bir çoğunluğu, sıklıkla %90'ı aşan bir oranda, tanı konulabilir bir psikiyatrik bozukluğa sahiptir.[1] Majör depresyon ve bipolar bozukluk gibi duygudurum bozuklukları, şizofreni ve madde kullanım bozuklukları ile birlikte, özellikle yaygın komorbiditelerdir. Akıl hastalıkları ve intihar eğilimi klinik olarak sıklıkla iç içe geçmiş olsa da, intihar düşüncesinin bazen depresyon için tanı kriteri olmasıyla birlikte, araştırmalar, intihar girişiminin genetik temellerinin, komorbid psikiyatrik bozuklukların kendilerinden kısmen farklı olduğunu düşündürmektedir.[1] Ayrıca, cinsiyet gibi demografik faktörler de intihar girişimi ile ilişkili olabilir; psikiyatrik kohortlarda intihar girişiminde bulunanlar arasında kadınların daha yüksek oranda görüldüğü bildirilmiştir.[1]
İntihar Girişiminin Biyolojik Arka Planı
İntihar girişimi; genetik yatkınlıklar, nörokimyasal dengesizlikler ve temel moleküler ve hücresel yollardaki aksaklıklar dahil olmak üzere biyolojik faktörlerin çok yönlü etkileşiminden etkilenen karmaşık bir davranıştır. Araştırmalar, psikiyatrik bozukluklardan ve çevresel stres faktörlerinden bağımsız olarak işleyen, ancak bunlar tarafından ağırlaştırılabilen önemli bir biyolojik bileşenin varlığını göstermektedir. Bu temel biyolojik mekanizmaları anlamak, intihar davranışının patofizyolojisini aydınlatmak için çok önemlidir.
Nörotransmitter Disregülasyonu ve Moleküler Sinyalleşme
Nörotransmitter sistemlerinin, özellikle serotonerjik sistemin disregülasyonu, intihar girişiminin önde gelen biyolojik bir korelatıdır. Çalışmalar, intihar girişiminde bulunan bireylerin beyin omurilik sıvısında, serotoninin birincil metaboliti olan 5-hidroksiindolasetik asit (5-HIAA) seviyelerinde sürekli olarak azalma gözlemlemiştir.[12] Bu azalma, ruh hali düzenlemesi, dürtü kontrolü ve duygusal işlemlemede rol oynayan temel bir nörotransmitter olan serotonin fonksiyonunda bozulmayı düşündürmektedir. Serotonin metabolizması için kritik olan genler; serotonin sentezinden sorumlu triptofan hidroksilaz genleri (TPH1 ve TPH2) ve geri alımında rol oynayan serotonin taşıyıcı gen (SLC6A4) gibi, beyindeki serotoninin mevcudiyetini ve sinyalleşmesini doğrudan etkileyen anahtar biyomoleküllerdir.[12] Bu moleküler ve hücresel yollardaki bozulmalar, beyin homeostazisinde dengesizliğe yol açarak intihar davranışının nörobiyolojik temelini oluşturmaya katkıda bulunabilir.
Serotonin dışında, diğer nörotransmitter ve sinyal yolları da ilişkilendirilmektedir. Moleküler yolak analizleri, intiharla ilişkili fenotiplerde postsinaptik sinyalleşme, genel nörotransmisyon ve nörogelişim ile ilgili yolaklarda anlamlı zenginleşme olduğunu ortaya koymuştur.[14] Özellikle, NOTCH sinyalleşmesi ve gama-aminobütirik asit (GABA)-erjik sinyal yolları, belirli intiharla ilişkili fenotiplerle ilişkilendirilmiş olup, nöronal iletişim ve devre gelişimindeki rollerini vurgulamaktadır.[14] Enzim COMT (Katekol-O-metiltransferaz), ilişkili varyantı rs4680 aracılığıyla, dopamin ve norepinefrin gibi katekolamin nörotransmitterlerin metabolizmasında rol alarak, intihar girişimi riski taşıyan bireylerde bozulabilen nörokimyasal düzenlemenin karmaşık ağına katkıda bulunmaktadır.[15] Bu yaygın bozulmalar, kolektif olarak beyin fonksiyonunu doku ve organ düzeyinde etkileyerek ruh hali, biliş ve davranış kontrolünü etkilemektedir.
Genetik Mimari ve Gen-Çevre Etkileşimleri
İntihar davranışının altında önemli bir genetik bileşen yatmaktadır; bu, psikiyatrik bozukluklar hesaba katıldıktan sonra bile akrabalar arasında intihar girişimlerinin artmış oranlarını gösteren ikiz, aile ve evlat edinme çalışmalarıyla belirlenmiştir.[10] Bu, psikiyatrik hastalıkların veya diğer yaşam stres faktörlerinin bir bireyin doğuştan gelen genetik kırılganlığını şiddetlendirebileceği bir stres-diyatez modeli içinde sıklıkla kavramsallaştırılan belirgin bir genetik yatkınlığı düşündürmektedir.[10] İntihar girişimi, poligenik bir mimari ile karakterizedir; bu da, küçük bireysel etkilere sahip birçok genin topluca bu özelliğe katkıda bulunduğu ve mütevazı ancak anlamlı SNP-kalıtım tahminleriyle sonuçlandığı anlamına gelir.[1] Genom çapında ilişkilendirme çalışmaları (GWAS), muhtemelen bireysel genetik varyantların karmaşık doğası ve küçük etki büyüklükleri nedeniyle sağlam genom çapında anlamlı lokusları tanımlamada zorluklarla karşılaşmış olsa da, birkaç gen potansiyel katkıda bulunanlar olarak ortaya çıkmıştır.
GWAS'tan elde edilen spesifik genetik bulgular arasında, ACP1 (Asit Fosfataz 1) geninin yakınındaki rs300774 tanımlanması yer almaktadır ve bu, genom çapında anlamlılık ile ardından replikasyon göstermiştir.[12] ARL5B (ADP-Ribozilasyon Faktör Benzeri 5B) geninin bir intronundaki başka bir SNP olan rs45593736, majör depresif bozukluk hastalarında intihar girişimi üzerine yapılan bir GWAS'ta genom çapında anlamlılığa ulaşmıştır.[1] Ek olarak, kromozom 1p31.3 üzerindeki PDE4B (Fosfodiesteraz-4B) genindeki bir varyant intihar girişimleriyle ilişkilendirilmiştir; fareler üzerinde yapılan çalışmalar PDE4B eksikliğinin anksiyojenik benzeri davranışsal fenotiplere yol açabileceğini göstermektedir.[13] Bu genetik mekanizmalar, gen ekspresyonu paternleri ve hücresel fonksiyonlar üzerindeki etkileri aracılığıyla, bir bireyin intihar davranışına yatkınlığını artıran altta yatan patofizyolojik süreçlere katkıda bulunur; özellikle erken ebeveyn kaybı veya istismar gibi çevresel risk faktörleriyle etkileşime girdiğinde.[12]
Nörogelişim, Nörotrofik Faktörler ve Stres Yanıtı
Nörogelişimsel süreçler ve strese yanıt, intihar girişimiyle ilişkili kritik biyolojik alanlardır. Beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF), anahtar bir biyomolekül olarak, sağlıklı nörogelişim ve beyin fonksiyonu için temel olan nöronal sağkalım, büyüme, farklılaşma ve sinaptik plastisitede hayati bir rol oynar. BDNF rs6265 Met66 alleli gibi genetik varyasyonlar, intihar girişimleriyle ilişkilendirilmiştir; bu da BDNF sinyallemesindeki değişikliklerin nöronal dayanıklılığı etkileyebileceğini ve kırılganlığa katkıda bulunabileceğini düşündürmektedir.[15] Reseptörü olan NTRK2 (Nörotrofik Reseptör Tirozin Kinaz 2) de bu yolda oynadığı rol nedeniyle giderek daha fazla tanınmakta, riski azaltmada nörotrofik desteğin önemini daha da vurgulamaktadır.[15] Bu nörotrofik yollardaki bozukluklar, beynin strese uyum sağlama ve iyileşme yeteneğini bozarak gelişimsel kırılganlıklara katkıda bulunabilir.
Vücudun stres yanıt sistemi, başlıca hipotalamik-hipofiz-adrenal (HPA) ekseni tarafından aracılık edilen, aynı zamanda kritik bir araştırma alanıdır. Stres regülasyonunda yer alan anahtar biyomoleküller arasında FKBP5 (FK506 bağlayıcı protein 5) ve CRHR1 (Kortikotropin salgılatıcı hormon reseptörü 1) bulunmaktadır. Bu genlerdeki FKBP5 rs3800373 ve rs1360780, ve CRHR1 rs2664008, rs1724425 ve rs878886 gibi spesifik tek nükleotid polimorfizmleri (SNP'ler), intihar davranışı ile ilişkilendirilmiştir.[15] Bu proteinler, glukokortikoid reseptör duyarlılığını ve stres hormonlarının salınımını düzenleyen moleküler ve hücresel yolların ayrılmaz bir parçasıdır. Bu yollardaki düzensizlik, abartılı veya uzun süreli bir stres yanıtına yol açarak homeostatik mekanizmaları bozabilir ve bireyleri kronik stresin patofizyolojik sonuçlarına daha duyarlı hale getirerek intihar düşüncesi ve girişimleri riskini artırabilir.
Metabolik Yollar ve Hücresel İşlev
Nörotransmisyon ve stresin ötesinde, spesifik metabolik süreçler ve hücresel işlevler de intihar girişiminin biyolojik yapısına katkıda bulunmaktadır. rs300774 varyantı ile ilişkilendirilen ACP1 geni (Asit Fosfataz 1), beyin kolesterol biyosentezi ile ilişkilendirilmiştir.[11] Kolesterol, nöronal membranların kritik bir yapısal bileşenidir ve sinaptik işlevde, nörotransmitter salınımında ve sinyal iletiminde hayati bir rol oynar. Bu nedenle, beyin kolesterol metabolizmasındaki değişiklikler, genel nöronal sağlık ve hücresel düzeyde iletişim üzerinde derin etkilere sahip olabilir ve potansiyel olarak ruh hali ve davranışın altında yatan düzenleyici ağları etkileyebilir.
Bir diğer önemli metabolik yol, SSAT (Spermidin/Spermin N1-asetiltransferaz) enziminin hız sınırlayıcı enzim olarak görev yaptığı poliamin katabolizmasını içerir. Mikroarray ekspresyon çalışmaları, SSAT'yi intihar davranışı için bir aday gen olarak göstermiştir.[12] Poliaminler, hücre büyümesi, farklılaşma ve gen ekspresyonu gibi temel hücresel süreçlerde yer alan esansiyel organik katyonlardır. Poliamin metabolizmasındaki düzensizlik, beyindeki çeşitli hücresel işlevleri ve düzenleyici ağları etkileyebilir, potansiyel olarak nöronal bütünlüğü ve işlevi tehlikeye atan sistemik sonuçlara yol açabilir. Bu metabolik bozukluklar, temel hücresel süreçlerin değiştiğinde intihar girişimine yönelik karmaşık biyolojik yatkınlığa nasıl katkıda bulunabileceğini vurgulamaktadır.
İntihar Girişimi Popülasyon Çalışmaları
İntihar girişimine yönelik popülasyon çalışmaları, yaygınlığını, temel risk faktörlerini ve genetik mimarisini anlamak için geniş veri kümelerinden ve çeşitli metodolojilerden yararlanır. Bu araştırmalar, demografik örüntüler, psikiyatrik komorbiditelerin etkisi ve bu karmaşık davranışın biyolojik temelleri hakkında kritik içgörüler sunarken, aynı zamanda çalışmasında içkin olan metodolojik zorlukları da vurgulamaktadır.
Epidemiyolojik Kalıplar ve Demografik Korelatlar
Çeşitli kohortlar üzerinde yapılan araştırmalar, intihar girişimi ile ilişkili temel epidemiyolojik kalıpları ve demografik faktörleri aydınlatmıştır. İntihar girişimi prevalansı, farklı psikiyatrik bozukluklar arasında önemli ölçüde değişmekte olup, çalışmalar Majör Depresif Bozukluk (MDD) olan bireylerde %16 ve bipolar bozukluk ile şizofreni tanısı konanlarda %36 ila %37 arasında değişen daha yüksek oranlar bildirmiştir.[1] Küresel olarak, tahminler intihar girişimlerinin intihar ölümlerinden 10 ila 25 kat daha sık meydana geldiğini ve intihar düşüncesinin yaşam boyu prevalansının nüfusun %6 ila %14'ünü etkilediğini göstermektedir.[2] Ayrıca, demografik analizler, MDD, bipolar bozukluk ve şizofreni kohortlarında intihar girişiminde bulunanlar arasında, girişimde bulunmayanlara kıyasla daha yüksek bir kadın oranının bulunması gibi tutarlı eğilimleri ortaya koymaktadır.[1] Yaşa özgü çalışmalar, örneğin 32 yaş altı bireylere odaklananlar gibi, bulguların genellikle intihar girişiminin en yüksek oranlarına sahip yaş segmentleriyle ilgili olduğunu göstermektedir.[13]
Büyük Ölçekli Kohort Araştırmaları ve Genetik İçgörüler
Büyük ölçekli kohort çalışmaları, biyobankaları ve kapsamlı klinik veri setlerini kullananlar da dahil olmak üzere, intihar girişiminin anlaşılmasında, özellikle de genetik mimarisini ortaya çıkarmada çok önemli bir rol oynamıştır. UK Biobank, Psychiatric Genomics Consortium (PGC) ve Danimarka iPSYCH kohortu gibi başlıca popülasyon kohortları, genom çapında ilişkilendirme çalışmaları (GWAS) için sağlam platformlar sağlamıştır.[2] Bu çalışmalar, on binlerce ila yüz binlerce bireyi içermekte olup, intihar girişimiyle ilişkili genetik faktörlerin belirlenmesini sağlamaktadır. Örneğin, MDD'deki intihar girişimi için ARL5B geni içindeki rs45593736 gibi belirli genetik varyantlar ve bipolar bozukluktaki intihar girişimi için kromozom 4 üzerindeki bir insersiyon-delesyon polimorfizmi, genom çapında anlamlılığa ulaşmıştır.[1] Ayrıca, ikiz çalışmaları, intihar düşüncesinin kalıtsallığının büyük ölçüde hastalık yatkınlığının ailesel aktarımıyla açıklanabilirken, intihar davranışının riski ise kendine özgü ve anlamlı bir kalıtsal bileşen sergilediğini öne sürmektedir.[9] Bu bulgular, intihar girişimi için anlamlı SNP tabanlı kalıtsallık ve diğer psikiyatrik bozukluklar ile uykusuzluk gibi durumlarla önemli genetik korelasyonlar olduğunu gösteren analizlerle desteklenmektedir.[2]
Popülasyonlar Arası Karşılaştırmalar ve Metodolojik Hususlar
Popülasyonlar arası çalışmalar, intihar girişimi için soy hattına özgü ve tüm soy hatlarını kapsayan genetik risk faktörlerini araştırmaya başlamış, aynı zamanda veri toplama ve analizdeki kritik metodolojik hususları da vurgulamıştır. Avrupa, karışık Afrika kökenli Amerikalı ve Doğu Asya soyları dahil olmak üzere çeşitli soy hatlarından gelen kohortlar, hem paylaşılan hem de popülasyona özgü genetik lokusları tanımlamak için analiz edilmektedir.[1] İntihar girişimi fenotiplerini belirleme metodolojileri, yapılandırılmış psikiyatrik görüşmeler, kendi bildirim anketleri, hastane kayıtları ve Uluslararası Hastalık Sınıflandırması (ICD) kodları dahil olmak üzere çeşitlilik göstermekte, bazen elektronik sağlık kayıtlarına uygulanan makine öğrenimi algoritmalarıyla desteklenmektedir.[1] Ancak, bu farklı yaklaşımlar, geçmiş girişimlerin eksik bildirilmesi nedeniyle potansiyel yanlış sınıflandırma veya intihar girişiminde bulunmamış olarak sınıflandırılan bireylerin daha sonra intihar girişiminde bulunma olasılığı gibi sınırlamalar getirmektedir.[9] Bulguların temsil edilebilirliği ve genellenebilirliği, çalışma popülasyonunun yaş aralığı, kontrol grupları için özel dahil etme/hariç tutma kriterleri ve klinik ortamlarda genellikle eksik kaydedilen bir davranışı doğru bir şekilde yakalamadaki doğal zorluklar gibi faktörlerden de etkilenmektedir.[13]
Genetik Bilgi ve Gizlilikte Etik Hususlar
İntihar girişiminin genetik temellerine yönelik araştırmalar, veri toplama ve kullanımına yönelik sıkı etik standartları gerektiren son derece hassas kişisel bilgiler içermektedir. Çalışmalar genellikle, UK Biobank'tan elde edilenler gibi kapsamlı fenotipik ve genetik verilerle geniş ölçekli popülasyon örneklemlerinden veya kimliksizleştirilmiş elektronik sağlık kayıtlarından yararlanır.[2] Gerçekten bilgilendirilmiş onamın sağlanması büyük önem taşımaktadır; özellikle katılımcılar genetik veri sağladığında ve intihar girişimleri gibi derinden kişisel deneyimleri açıkladığında, bu bilgilerin yaşamları için sahip olabileceği derin sonuçlar göz önüne alındığında.[1] Bu verilerin doğası gereği hassas yapısı, potansiyel kullanımları, içsel riskleri ve devam eden gizlilik hakkı hakkında net iletişim gerektirir.
İntihar girişimiyle ilişkili genetik varyantların veya poligenik risk skorlarının belirlenmesi, potansiyel genetik ayrımcılık hakkında önemli endişeler doğurmaktadır. Bu tür genetik yatkınlıklar kamuoyuna açık hale gelirse, bireyler istihdam, sigorta veya sosyal bağlamlar dahil olmak üzere çeşitli alanlarda haksız muameleyle karşılaşabilir, böylece ruh sağlığı sorunları olanlara karşı mevcut toplumsal önyargıları şiddetlendirebilir.[9] Bu riskleri azaltmak için, genetik bilgiyi korumak ve kötüye kullanımını önlemek amacıyla sağlam veri koruma önlemleri ve sıkı düzenleyici çerçeveler elzemdir; böylece intihar girişiminin biyolojik temelini anlamadaki ilerlemelerin savunmasız bireylere istemeden zarar vermemesi sağlanır.
Sosyal Damgalama, Bakıma Erişim ve Sağlık Eşitliği
İntihar girişimi, büyük bir sosyal damgalama taşır; bu durum, genetik yatkınlıkların keşfiyle daha da karmaşık hale gelebilir. Genetik bilgiler, kişinin kendini suçlamasını azaltan biyolojik bir açıklama sunsa da, aynı zamanda bireylerin nasıl algılandığını ve muamele gördüğünü etkileyerek yeni etiketleme biçimlerine veya toplumsal yargılara yol açabilir.[8] Bu kalıcı damgalama, yardım arama davranışlarını derinden etkiler, çoğunlukla bireyleri gerekli ruh sağlığı desteğine erişmekten alıkoyar ve intihar düşüncesi ile girişimleri etrafında bir sessizlik ve izolasyon döngüsünü sürdürür. Bunu ele almak, genetik anlayışı özenle entegre eden kapsamlı halk eğitimi ve damgalama karşıtı kampanyalar gerektirir.
Ruh sağlığı hizmetlerine erişimdeki mevcut sağlık eşitsizlikleri ve adaletsizlikleri, genetik araştırmalarla birlikte ele alınması gereken kritik sosyal sonuçlardır. Sosyoekonomik faktörler, kültürel etkenler ve coğrafi konum, hem intihar girişimi riskini hem de yeterli tedavi ve destek hizmetlerinin mevcudiyetini önemli ölçüde etkiler.[16] Farklı kökenlerden gelenler ve düşük sosyoekonomik geçmişe sahip olanlar dahil olmak üzere hassas popülasyonlar için, sağlık eşitliğine ulaşmak; sadece genetik test ve danışmanlığa eşit erişimi değil, aynı zamanda kültürel olarak yetkin, erişilebilir ve daha geniş sağlık sistemlerine entegre edilmiş kapsamlı ruh sağlığı hizmetleri için adil kaynak tahsisini de gerektirir.
Politika, Yönetmelik ve Sorumlu Uygulama
Elektronik sağlık kayıtlarından yüksek doğrulukla makine öğrenimi kullananlar gibi, intihar girişimi riski için genetik testlerin veya prediktif modellerin geliştirilmesi, sıkı politika ve düzenleyici çerçeveler gerektirmektedir.[2] Bu düzenlemeler, genetik araştırmaların etik yürütülmesini yönetmeli, herhangi bir tanısal veya prognostik uygulamanın geçerliliğini ve klinik faydasını sağlamalı ve bu tür hassas genetik bilgilerin bireylere nasıl iletileceği ve klinik uygulamaya nasıl entegre edileceği konusunda açık yönergeler oluşturmalıdır. Bu, uygun kullanımları tanımlamayı, yanlış yorumlamayı önlemeyi ve müdahalelerin cezalandırıcı olmaktan ziyade destekleyici ve güçlendirici olmasını sağlamayı içerir.
Katılımcıların kırılganlığı ve potansiyel sıkıntı göz önüne alındığında, intihar girişimi içeren çalışmalarda araştırma etiği son derece önemlidir. Etik yönergeler, katılımcı güvenliğini, gizliliğini ve bulguların sorumlu bir şekilde yayılmasını sağlamalıdır; özellikle az rapor edilen fenotipler ve intihar niyetini değerlendirmenin karmaşıklıklarıyla uğraşırken.[9] Sağlanan bağlamda açıkça detaylandırılmamış olsa da, genetik bilgiler etrafındaki daha geniş etik tartışmalar genellikle üreme seçimlerini içerir; bu nedenle, intihar girişimi için genetik bulguların aile planlaması üzerindeki gelecekteki herhangi bir etkisi, bilgilendirilmiş karar verme, bireysel özerklik ve öjeniklikten kaçınma taahhüdünün dikkatli bir şekilde değerlendirilmesini gerektirecektir.
İntihar Girişimi Hakkında Sıkça Sorulan Sorular
Bu sorular, güncel genetik araştırmalara dayanarak intihar girişiminin en önemli ve spesifik yönlerini ele almaktadır.
1. Kardeşim bununla mücadele etti; bu benim de mücadele edeceğim anlamına mı geliyor?
Mutlaka değil, ancak bazı genetik yatkınlıkları paylaşabilirsiniz. Araştırmalar, intihar girişimi riskinin yaklaşık %4'ünün yaygın genetik varyasyonlardan kaynaklandığını ve birçok genin her birinin küçük bir etkiyle katkıda bulunduğu poligenik bir mimariyi işaret ettiğini göstermektedir. Kardeşinizle genleri paylaşsanız da, genetik faktörler ve yaşam deneyimlerinizin benzersiz kombinasyonu, kişisel riskinizin aynı olmadığı anlamına gelir. Aile öyküsünü anlamak önemlidir, ancak bu doğrudan bir tahmin değildir.
2. Ruhsal bir hastalık tanım yok; yine de risk altında mıyım?
Evet, mümkün. İntihar girişimi sıklıkla majör depresif bozukluk veya bipolar bozukluk gibi psikiyatrik bozukluklarla birlikte görülse de, çalışmalar ayrıca genetik faktörlerin belirli bir psikiyatrik tanıdan bağımsız olarak riskinize katkıda bulunabileceğini de göstermektedir. Bu, resmi bir tanıya sahip olunmasa bile, genetik yatkınlıkların bir bireyin yatkınlığında rol oynayabileceği anlamına gelir.
3. Günlük stres genetik riskimi tetikler mi?
Kesin mekanizmalar karmaşık olsa da, araştırmalar intihar davranışlarının temelinde farklı genetik ve çevresel faktörlerin yattığını vurgulamaktadır. Bu da demektir ki genetik yatkınlıklarınız, stres dahil olmak üzere yaşam deneyimleriniz ve çevrenizle etkileşime girerek genel riskinizi etkileyebilir. Bu karmaşık etkileşimi anlamak, kişiselleştirilmiş önleme stratejileri için anahtardır.
4. Bir DNA testi kişisel riskimi tahmin edebilir mi?
Poligenik risk skorlarını (PRS) kullanan mevcut DNA testleri, intihar girişimi için mütevazı bir öngörü yeteneği göstermiştir. Bazı genetik yatkınlıkları tespit edebilseler de, poligenik mimarinin mevcut anlayışı, bunların henüz kesin tanı araçları olmadığını göstermektedir. Daha büyük çalışmalar, bu ince genetik etkileri tanımlama ve risk tahminini iyileştirme yeteneğimizi sürekli olarak geliştirmektedir.
5. Benzer sorunlara sahip olmalarına rağmen, bazıları neden bununla mücadele ederken ben etmiyorum?
Bu fark genellikle bireysel genetik varyasyonlara ve eşsiz yaşam deneyimlerine dayanır. İntihar girişimi poligeniktir, yani ARL5B veya KCNMB2 genlerindekiler gibi birçok yaygın genetik varyantın her biri genel riske küçük etkilerle katkıda bulunur. Benzer yaşam koşullarına sahip olsanız bile, bu genetik faktörlerin size özgü kombinasyonu, sizin hassasiyetinizi başka birininkinden farklı kılabilir.
6. Genetik risklerimi bilmek gelecekteki girişimleri önlemeye yardımcı olabilir mi?
Evet, genetik mimarinizi daha derinlemesine anlamak son derece değerli olabilir. Genetik yatkınlıkları belirlemek, klinisyenlerin özellikle psikiyatrik bozukluklarınız varsa, bireysel riskinizi daha iyi değerlendirmelerine yardımcı olabilir. Bu içgörü, hedeflenmiş önleme stratejilerini ve kişiselleştirilmiş müdahaleleri şekillendirerek, potansiyel olarak daha etkili destek ve gelişmiş ruh sağlığı sonuçlarına yol açabilir.
7. Girişimin şiddeti genetik olarak önemli mi?
Güncel araştırmalar, genellikle şiddet, girişim sayısı veya belirli yöntemler hakkında detaylı bilgi içermeyen geniş bir "yaşam boyu intihar girişimi" tanımı kullanmaktadır. Bu geniş yaklaşım, daha şiddetli veya tekrarlayan girişimlere özgü olabilecek genetik sinyalleri gizleyebilir. Şiddetin belirgin genetik temelleri olup olmadığını tam olarak anlamak için daha detaylı fenotipik verilere sahip gelecek çalışmalara ihtiyaç vardır.
8. Etnik kökenim bu riskimi etkiler mi?
Farklı popülasyonlar (sivil ve askeri kohortlar gibi) arasındaki genetik korelasyonlar genellikle tutarlılık gösterse de, çalışmaların katılımcı alımındaki farklılıklar ince yanlılıklar ortaya çıkarabilir. UK Biobank gibi kaynaklardan faydalanan büyük ölçekli genetik çalışmalar, popülasyon düzeyindeki faktörleri araştırmak ve genetik içgörülerin farklı geçmişlerde geniş ölçüde uygulanabilir ve ilgili olmasını sağlamak açısından çok önemlidir.
9. Depresyonum varsa intihar girişiminde bulunacağım kesin mi?
Kesinlikle hayır. Majör depresif bozukluk güçlü bir risk faktörü olsa da, MDD olan bireylerin yalnızca belirli bir kısmı, yaklaşık %16'sı, intihar girişiminde bulunduğunu bildirmektedir. İntihar girişimi, poligenik risk ve çevresel etkiler dahil olmak üzere birçok faktörden etkilenen karmaşık bir davranıştır, bu nedenle bir teşhis dikkatli olmayı artırır ancak bir girişimi garanti etmez.
10. Sadece intiharı düşünmek, intihar girişiminde bulunmaktan genetik olarak farklı mıdır?
Evet, araştırmalar intihar düşüncesinin (intiharı düşünmek) ve gerçek intihar girişimlerinin farklı genetik ve çevresel faktörlerden etkilenebileceğini düşündürmektedir. Sıklıkla ilişkili olsalar da, düşünce sürecine katkıda bulunan temel biyolojik yollar ile eylemin kendisine yol açanlar farklılık gösterebilir. Bu ayrım, daha kesin önleme ve müdahale stratejileri geliştirmek için önemlidir.
Bu SSS, güncel genetik araştırmalara dayanarak otomatik olarak oluşturulmuştur ve yeni bilgiler ortaya çıktıkça güncellenebilir.
Feragatname: Bu bilgiler yalnızca eğitim amaçlıdır ve profesyonel tıbbi tavsiye yerine kullanılmamalıdır. Kişiselleştirilmiş tıbbi rehberlik için her zaman bir sağlık uzmanına danışın.
References
[1] Mullins, N. et al. "GWAS of Suicide Attempt in Psychiatric Disorders and Association With Major Depression Polygenic Risk Scores." Am J Psychiatry, vol. 176, no. 10, Oct. 2019, pp. 836-47.
[2] Ruderfer, D. M. et al. "Significant shared heritability underlies suicide attempt and clinically predicted probability of attempting suicide." Mol Psychiatry, vol. 24, no. 1, Jan. 2019, pp. 154-61.
[3] Willour, V. L., et al. "A genome-wide association study of attempted suicide." Mol Psychiatry, vol. 17, no. 4, 2012, pp. 385-393.
[4] Kimbrel, N. A. et al. "A genome-wide association study of attempted suicide in the million veterans program identifies evidence of pan-ancestry and ancestry-specific risk loci." Molecular Psychiatry, vol. 27, no. 6, 2022, pp. 2742-2751.
[5] Docherty, Alex R., et al. "Genome-Wide Association Study of Suicide Death and Polygenic Prediction of Clinical Antecedents." Am J Psychiatry, vol. 177, no. 12, 2020, pp. 1162-1172.
[6] Docherty, Alex R., et al. "GWAS Meta-Analysis of Suicide Attempt: Identification of 12 Genome-Wide Significant Loci and Implication of Genetic Risks for Specific Health Factors." Am J Psychiatry, vol. 180, no. 10, 2023, pp. 783-796.
[7] Schosser, A., et al. "Genome-wide association study of suicidal ideation and attempt in European samples." Mol Psychiatry, vol. 16, no. 11, 2011, pp. 1089-1096.
[8] Levey, D. F., et al. "Genetic associations with suicide attempt severity and genetic overlap with major depression." Transl Psychiatry, vol. 9, no. 1, 2019, p. 25.
[9] Perlis, R. H. et al. "Genome-wide association study of suicide attempts in mood disorder patients." American Journal of Psychiatry, vol. 167, no. 12, 2010, pp. 1499-1507.
[10] Mullins, N. "Genetic relationships between suicide attempts, suicidal ideation and major psychiatric disorders: a genome-wide association and polygenic scoring study." Am J Med Genet B Neuropsychiatr Genet, vol. 165B, no. 5, 2014, pp. 433-442.
[11] Li, J., et al. "Replication of rs300774, a genetic biomarker near ACP1, associated with suicide attempts in patients with schizophrenia: Relation to brain cholesterol biosynthesis." Journal of Psychiatric Research, vol. 94, 2017, pp. 54-61.
[12] Willour, V. L. et al. "A genome-wide association study of attempted suicide." Mol Psychiatry, vol. 16, no. 4, Apr. 2011, pp. 433-444.
[13] Erlangsen, A., et al. "Genetics of suicide attempts in individuals with and without mental disorders: a population-based genome-wide association study." Mol Psychiatry, vol. 23, no. 12, 2018, pp. 2226-2233.
[14] Lybech, L. K. M., et al. "Suicide Related Phenotypes in a Bipolar Sample: Genetic Underpinnings." Genes (Basel), vol. 12, no. 10, 2021, p. 1482.
[15] Zai, C. C., et al. "Genome-wide association study of suicidal behaviour severity in mood disorders." World J Biol Psychiatry, vol. 22, no. 8, 2021, pp. 627-638.
[16] Mullins, N. et al. "Dissecting the Shared Genetic Architecture of Suicide Attempt, Psychiatric Disorders, and Known Risk Factors." Biological Psychiatry, vol. 90, no. 11, 2021, pp. 726-736.