Atletik Dayanıklılık
Arka Plan
Atletik dayanıklılık, vücudun uzun süreli fiziksel aktiviteyi sürdürme, yorgunluğa direnme ve zaman içinde performansı koruma kapasitesini ifade eder. Bu karmaşık özellik, maraton koşusu ve bisiklet gibi rekabetçi sporlardan, sürekli çaba gerektiren günlük aktivitelere kadar çeşitli fiziksel uğraşlar için esastır. Bu, enerji sağlamak ve atık ürünleri uzaklaştırmak üzere uyum içinde çalışan kardiyovasküler, solunum, kas ve metabolik sistemler dahil olmak üzere birden fazla fizyolojik sistemin verimli işleyişini kapsar.
Biyolojik Temel
Atletik dayanıklılık, çalışmalarla kalıtılabilirliğinin gösterildiği önemli bir genetik bileşene sahiptir. Framingham Kalp Çalışması kapsamında yürütülenler gibi araştırmalar, egzersiz sonrası iyileşme kalp hızı ve egzersiz stres testleri sırasındaki sistolik kan basıncı yanıtları dahil olmak üzere çeşitli egzersizle ilişkili özellikler için orta ila güçlü kalıtılabilirlik tahminleri belirlemiştir.[1] Genom çapında ilişkilendirme çalışmaları (GWAS), belirli genetik varyantları veya tek nükleotid polimorfizmlerini (SNP'ler) bu egzersiz performansı metrikleriyle ilişkilendirmiştir.[1] Atletik dayanıklılığı etkileyen temel biyolojik yollar ve genler genellikle kardiyovasküler fonksiyon, enerji metabolizması ve kas fizyolojisi ile ilişkilidir. Örneğin, asetilkolin reseptör M2 (CHRM2) genindeki bir polimorfizm, kardiyovasküler uygunluğun kritik bir göstergesi olan maksimal egzersiz sonrası kalp hızı iyileşmesi ile ilişkilendirilmiştir.[2] Benzer şekilde, beta1-adrenoreseptör genindeki varyasyonlar, özellikle koroner arter hastalığı olan bireylerde aerobik güç ile ilişkilendirilmiştir.[3] Anjiyotensin dönüştürücü enzim (ACE) geni, özellikle I/D polimorfizmi, ve anjiyotensin II tip 2 reseptörü (AGTR2) gen polimorfizmlerinin de aerobik egzersize karşı akut kan basıncı yanıtlarını, özellikle hipertansiyonu olan erkeklerde, etkilediği gösterilmiştir.[4]
Klinik Önemi
Bir bireyin atletik dayanıklılık düzeyi, genel kardiyovasküler sağlığın hayati bir göstergesi ve uzun vadeli refahın bir öngörücüsüdür. Daha yüksek dayanıklılık, genellikle kalp hastalığı, tip 2 diyabet ve hipertansiyon gibi kronik durumların gelişme riskinin azalmasıyla ilişkilidir. Klinik olarak, egzersiz koşu bandı testleri, kardiyovasküler uygunluğu değerlendirmek, egzersiz kapasitesini ölçmek ve altta yatan kardiyovasküler durumları teşhis etmeye yardımcı olmak için rutin olarak kullanılır. <sup>[1]</sup> Atletik dayanıklılığın genetik temellerini anlamak, kişiye özel egzersiz önerilerine olanak tanıyarak ve belirli egzersizle ilişkili sağlık risklerine veya faydalarına yatkın olabilecek bireyleri potansiyel olarak belirleyerek kişiselleştirilmiş tıp yaklaşımlarını kolaylaştırabilir.
Sosyal Önem
Atletik dayanıklılık, bireysel sağlığın ötesinde önemli bir sosyal öneme sahiptir. Rekabetçi sporlarda, sporcuların antrenman yoluyla genetik potansiyellerini sürekli olarak optimize etmeye çalıştığı, başarının belirleyici bir özelliğidir. Daha geniş ölçekte, halk sağlığı girişimleri aracılığıyla atletik dayanıklılığı teşvik etmek, fiziksel aktiviteyi destekler ve hareketsiz yaşam tarzlarıyla mücadele ederek daha sağlıklı popülasyonlara katkıda bulunur. Dayanıklılık üzerine genetik araştırmalardan elde edilen bilgiler, antrenman metodolojilerini şekillendirebilir, spor için yetenek tespitine yardımcı olabilir ve topluluklar genelinde fiziksel uygunluğu geliştirmeyi amaçlayan halk sağlığı stratejilerine rehberlik edebilir.
İstatistiksel Güç ve Replikasyon Zorlukları
Çalışma, özellikle genom çapında ilişkilendirme çalışmalarında (GWAS) doğası gereği yoğun çoklu test yapılması göz önüne alındığında, mütevazı genetik etkileri saptamak için sınırlı istatistiksel güce sahip olduğunu kabul etti.[1] Atletik dayanıklılık özelliklerinin kalıtılabilirliğini doğrulamasına rağmen, tanımlanan SNP-özellik ilişkilerinin hiçbiri, genom çapında anlamlılık için katı eşiğe ulaşmadı; bu da bu bulguların öncelikle hipotez üreten nitelikte olduğu ve bağımsız replikasyon gerektirdiği anlamına gelmektedir.[1] Bu sınırlama, genetik etkiler belirgin olsa da, gözlemlenen kalıtılabilirliğe katkıda bulunan spesifik genetik varyantların bu analizde güçlü bir şekilde tanımlanamadığını ve kesin genetik mimariyi anlamada önemli bir boşluk bıraktığını düşündürmektedir.
Kapsamlı anlayışı daha da sınırlayan bir şekilde, çalışma daha önce bildirilen bulguları replike etmede zorluklarla karşılaştı; bunun bir nedeni, Affymetrix 100K gen çipinin genetik varyasyonun yalnızca kısmi kapsamını sağlamasıydı.[1] Genotipleme platformu seçimi, bilinen tüm tek nükleotid polimorfizmlerinin (SNP'ler) bir alt kümesinin analiz edildiği anlamına geliyordu ve bu da diğer etkili genetik varyantların gözden kaçmasına neden olabilirdi.[5] Dahası, Genelleştirilmiş Tahmin Denklemleri (GEE) ve Aile Temelli İlişkilendirme Testleri (FBAT) gibi farklı analitik yöntemlerle tanımlanan en üst düzey SNP'ler arasındaki örtüşme eksikliği, metodolojik karmaşıklıkları vurgulamakta ve sonuçların kullanılan istatistiksel yaklaşıma duyarlı olabileceğini göstermektedir.[1] Bu bulguların nihai doğrulanması, bağımsız kohortlarda replikasyonu gerektirmektedir.[6]
Fenotip Tanımı ve Ölçüm Değişkenliği
Egzersiz koşu bandı testi (ETT) yanıtlarıyla değerlendirilen atletik dayanıklılık, tek bir muayenede ölçülmüştür.[1] Bu yaklaşım bir bireyin kapasitesinin anlık bir görüntüsünü sunsa da, çalışmadaki diğer özellikler için, fenotipleri zaman içinde daha iyi karakterize etmeyi ve regresyon seyreltme sapmasını azaltmayı amaçlayan, yirmi yıla kadar uzanan bir süre boyunca yapılan birden fazla muayenenin ortalamasından faydalanılmıştır. Bu durum, tek seferlik ölçüm yaklaşımıyla bir tezat oluşturmaktadır.[1] Tek bir ölçüme dayanmak, çeşitli geçici faktörler nedeniyle dalgalanabilen atletik dayanıklılığın dinamik yapısını tam olarak yakalayamayabilir; bu da potansiyel olarak kararlı genetik etkileri gizleyebilir veya ölçüm gürültüsü oluşturabilir.
Benzer genetik ve çevresel faktörlerin geniş bir yaş aralığında özellikleri tekdüze bir şekilde etkilediği varsayımı doğru olmayabilir; bu durum, yaşa özgü etkileri tam olarak dikkate almayan analizlerde yaşa bağlı gen etkilerinin maskelenebileceğini veya hafife alınabileceğini düşündürmektedir.[1] Bu durum, gözlemlenen genetik ilişkilerin, belirli yaşam evrelerindeki kesin etkilerden ziyade, geniş bir yaş spektrumu üzerindeki ortalama etkileri temsil edebileceğini ima etmektedir. Bu nedenle, atletik dayanıklılığa genetik katkıların yorumlanması, bulguların farklı yaş grupları arasındaki genellenebilirliğini etkileyebilecek yaşa bağlı fenotipik ve genetik değişkenlik potansiyelini dikkate almalıdır.
Genellenebilirlik ve Gen-Çevre Etkileşimleri
Önemli bir kısıtlama, çalışma kohortunun yalnızca beyaz ve Avrupa kökenli bireylerden oluşmasıdır; bu durum, bulguların diğer etnik veya soy gruplarına genellenebilirliğini ciddi şekilde kısıtlamaktadır.[1] Genetik yapılar ve allel frekansları popülasyonlar arasında önemli ölçüde farklılık gösterebilir; bu da bir grupta tanımlanan ilişkilendirmelerin diğerlerinde tekrarlanmayabileceği veya aynı önemi taşımayabileceği anlamına gelir. Bu durum, gözlemlenen genetik etkilerin popülasyona özgü olabileceği göz önüne alındığında, atletik dayanıklılığa ilişkin bu genetik içgörüleri daha geniş, daha çeşitli küresel bir popülasyona genellerken dikkatli olunması gerektiğini gerektirmektedir.
Çalışma, genetik varyantların fenotipleri bağlama özgü bir şekilde, genellikle çevresel faktörler tarafından modüle edilerek etkileyebileceğini kabul etmesine rağmen, gen-çevre etkileşimlerini araştırmamıştır.[1] Örneğin, kardiyovasküler özelliklerle ilişkili genetik ilişkilendirmelerin, ACE ve AGTR2 gibi genleri içeren diyetle alınan tuz alımıyla değiştiği gösterilmiştir.[1] Bu etkileşimlerin göz ardı edilmesi, bireylerin çeşitli çevresel etkilere maruz kaldığı gerçek dünya ortamlarında genlerin atletik dayanıklılığa nasıl katkıda bulunduğunun tüm karmaşıklığının keşfedilmemiş kalması anlamına gelmektedir. Ayrıca, analiz ağırlıklı olarak cinsiyetler arası birleştirilmiş veri kullanmıştır; bu da atletik dayanıklılıkla ilgili olabilecek ve tespit edilememiş cinsiyete özgü genetik ilişkilendirmeleri gözden kaçırma potansiyeli taşımaktadır.[5]
Varyantlar
Genetik varyasyonlar, bir bireyin egzersize fizyolojik yanıtlarını ve genel atletik dayanıklılık kapasitesini etkilemede kritik bir rol oynamaktadır. Bu varyantlar, dokuların yapısal bütünlüğünden nöronal sinyalleşmeye ve metabolik verimliliğe kadar geniş bir biyolojik yol yelpazesini etkileyebilir. Büyük ölçekli genom çapında ilişkilendirme çalışmaları (GWAS), kardiyovasküler fonksiyon ve egzersiz performansı ile ilgili olanlar da dahil olmak üzere çeşitli fizyolojik özelliklerle ilişkili tek nükleotid polimorfizmlerini (SNP'ler) tanımlamada etkili olmuştur.
_COL1A2_ (Kollajen Tip I Alfa 2 Zinciri) geni, tendonlar, bağlar ve kemik gibi bağ dokularında en bol bulunan protein olan Tip I kollajenin ana bir bileşenini kodladığı için atletik dayanıklılık için temeldir. Bu dokular, fiziksel aktivitenin mekanik streslerine dayanmak, kuvveti iletmek ve yaralanmaları önlemek için gerekli olan yapısal çerçeveyi ve çekme mukavemetini sağlar. *rs11975386* varyantı, _COL1A2_ geninin bir intronik bölgesinde yer almakta olup, zorlu ekspiratuar volüm (FEV1) ve zorlu vital kapasite (FVC) gibi pulmoner fonksiyon ölçümleriyle ilişkili olarak tanımlanmıştır.[7] Optimal pulmoner fonksiyon, aerobik kapasitenin ve vücudun uzun süreli egzersiz sırasında çalışan kaslara oksijen iletimini sürdürme yeteneğinin kritik bir belirleyicisidir ve dayanıklılık performansını doğrudan etkiler.[7] _GDNF-AS1_ yakınındaki *rs2910756* ve _CYFIP1_ içindeki *rs8029108* gibi diğer varyantlar, atletik yeteneğin farklı yönlerine katkıda bulunur. _GDNF-AS1_, nöronal sağkalım, farklılaşma ve motor kontrol ile motivasyonda yer alan dopaminerjik yolların sürdürülmesi için hayati bir protein olan _GDNF_ (Glial Hücre Kaynaklı Nörotrofik Faktör) ifadesini düzenleyebilen uzun kodlamayan bir RNA'dır. *rs2910756* tarafından yapılan modülasyonlar, nöromüsküler verimliliği ve egzersize bağlı yorgunluktan toparlanmayı etkileyebilir; her ikisi de dayanıklılık için kritik öneme sahiptir. Bu arada, _CYFIP1_ (Sitoplazmik FMR1 Etkileşimli Protein 1), kas kasılması, onarımı ve antrenmana adaptasyonu doğrudan etkileyen süreçler olan aktin sitoiskeletini organize etmek ve protein sentezini düzenlemek için gereklidir. Framingham Kalp Çalışması, binlerce SNP ile çok çeşitli fizyolojik özellikler arasındaki ilişkileri saptamak için Genelleştirilmiş Tahmin Denklemleri (GEE) ve Aile Temelli İlişkilendirme Testleri (FBAT) dahil olmak üzere gelişmiş istatistiksel modeller kullanmıştır.
_LINC01250_ ve _EIPR1_ bölgesinde yer alan *rs921665* varyantı, hücresel metabolizma ve sinyalleşme üzerindeki etkisi aracılığıyla dayanıklılıkla ilişkili özellikleri de etkileyebilir. _EIPR1_ (Endozomal İntersektin Reseptörü 1), hücresel iletişim, besin alımı ve kas enerji metabolizması için temel olan reseptörlerin geri dönüşümü için kritik süreçler olan endositoz ve zar trafiğinde rol oynar. Uzun intergenik kodlamayan bir RNA olan _LINC01250_, yakındaki genlerin veya yolların ifadesini modüle edebilir, böylece hücresel fonksiyonları etkiler. Bu genlerdeki varyasyonlar, kas hücrelerinin besinleri ne kadar verimli işlediğini, hormonal sinyallere nasıl yanıt verdiğini ve uzun süreli egzersizin metabolik taleplerine nasıl adapte olduğunu etkileyebilir, böylece bir bireyin sürekli fiziksel çaba ve toparlanma kapasitesini etkiler. Bu genetik içgörüler, atletik performansı belirleyen faktörlerin karmaşık etkileşimini anlamaya katkıda bulunur.
Önemli Varyantlar
| RS ID | Gen | İlişkili Özellikler |
|---|---|---|
| rs2910756 | GDNF-AS1 | athletic endurance measurement |
| rs921665 | LINC01250 - EIPR1 | athletic endurance measurement |
| rs11975386 | BET1-AS1 - COL1A2 | athletic endurance measurement |
| rs8029108 | CYFIP1 | athletic endurance measurement |
Atletik Dayanıklılık Ölçütlerinin Tanımlanması
Klinik ve araştırma bağlamlarında değerlendirildiği üzere atletik dayanıklılık, uzun süreli fiziksel aktiviteyi sürdürme kapasitesini ve egzersiz sırasında ve sonrasında vücudun adaptif yanıtlarını ifade eder. Bu özellik, artan fiziksel yüke bir bireyin hemodinamik yanıtlarını değerlendirmek üzere tasarlanmış standart bir prosedür olan Egzersiz Treadmill Testi (ETT) aracılığıyla sıklıkla nicelendirilir.[1] ETT, stres altında kardiyak ve vasküler fonksiyonun kapsamlı bir değerlendirmesini sağlar; kalp atış hızı ve kan basıncı değişiklikleri gibi dinamik göstergeleri yakalar.[1] Bu egzersizle ilişkili fizyolojik özellikler, kardiyovasküler yeniden şekillenmenin ve kardiyovasküler hastalığın ilerlemesinin altında yatan mekanizmalara dair temel bilgiler sunan önemli ara fenotipler olarak kabul edilir.[1] ETT, iskemik etiyolojiyi düşündüren göğüs ağrısı şikayetiyle başvuran hastaları değerlendirmek ve gelecekteki klinik kardiyovasküler olayları geliştirme açısından orta düzeyde ön test olasılığına sahip bireyleri tanımlamak için temel bir tanı aracı olarak hizmet eder.[1] Vücudun fiziksel strese yanıt verme ve ondan iyileşme yeteneğini ölçerek, ETT fonksiyonel kapasite ve kardiyovasküler rezilyans hakkında nicel veriler sağlar.[1] Bu ayrıntılı değerlendirme, fiziksel aktivite, kardiyovasküler sağlık ve hastalık riski arasındaki karmaşık etkileşimi anlamak için ayrılmaz bir parçadır.
Temel Terminoloji ve Değerlendirme Protokolleri
Atletik dayanıklılık değerlendirmeleriyle ilgili terminoloji, egzersiz performansını değerlendirmek için yapılandırılmış bir yaklaşım kullanan Egzersiz Treadmill Testi (ETT) etrafında yoğunlaşmaktadır.[1] Anahtar terimler arasında test sırasında çeşitli noktalarda kaydedilen spesifik fizyolojik ölçümler yer alır; örneğin Evre 2 Egzersiz sistolik kan basıncı (SBP), Evre 2 Egzersiz diyastolik kan basıncı (DBP) ve Evre 2 Egzersiz kalp hızı.[1] Eşit derecede önemli olanlar ise egzersiz sonrası iyileşme parametreleridir; bunlar Egzersiz sonrası 3 dakika iyileşme SBP, Egzersiz sonrası 3 dakika iyileşme DBP ve Egzersiz sonrası 3 dakika iyileşme kalp hızını kapsar ve hepsi kardiyovasküler sistemin dinlenme durumuna dönme verimliliğini yansıtır.[1] Bu standartlaştırılmış terimler, farklı çalışmalar ve klinik değerlendirmeler arasında dayanıklılıkla ilişkili fenotiplerin hassasiyetini ve karşılaştırılabilirliğini sağlar.
Atletik dayanıklılığın değerlendirilmesi, genellikle iş yükünü kademeli olarak artırmak üzere tasarlanmış bir dizi aşamalı 3 dakikalık evreyi içeren standart Bruce protokolü gibi yerleşik protokollere uygun olarak yapılır.[1] Bu submaksimal egzersiz testi, katılımcıların yaşa göre tahmin edilen pik kalp hızlarının %85'i olarak belirlenen önceden tanımlanmış bir hedef kalp hızına ulaşmalarıyla sonlandırılır.[1] Egzersiz ve başlangıçtaki iyileşme fazları boyunca, kan basıncı ölçümleri ve elektrokardiyogramlar, her 3 dakikalık egzersiz evresinin orta noktasında ve iyileşmeye geçişin ilk birkaç dakikasında titizlikle kaydedilir.[1] Bu sistematik metodoloji, egzersiz performansı ve fizyolojik yanıtların tutarlı ölçümü ve sınıflandırılması için sağlam bir çerçeve sunar.
Fizyolojik Belirteçler ve Tanı Kriterleri
Atletik dayanıklılık özelliklerine yönelik tanı ve ölçüm kriterleri, Egzersiz Treadmill Testi (ETT) sırasında ve hemen sonrasında belirli fizyolojik belirteçlerin kantitatif değerlendirmesine dayanmaktadır. Bu belirteçler, hem belirli bir egzersiz aşamasında (örn. Aşama 2) hem de sabit bir toparlanma aralığında (örn. egzersiz sonrası 3 dakika) ölçülen sistolik kan basıncı (SBP), diyastolik kan basıncı (DBP) ve kalp hızını içerir.[1] Bu dayanıklılık fenotiplerinin doğruluğunu ve özgüllüğünü sağlamak için ölçümler tipik olarak yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi (BMI), diyabet durumu, mevcut sigara kullanımı, başlangıç kalp hızı, hipertansiyon tedavisi ve total/HDL kolesterol gibi çeşitli kovaryatlar için ayarlanır.[1] Ayrıca, fenotipe özgü ayarlamalar uygulanır; örneğin, egzersizle indüklenen değişikliği izole etmek için egzersiz SBP'si dinlenik SBP'ye göre ayarlanır.[1] Bu fizyolojik belirteçlerin klinik ve bilimsel önemi, kanıtlanmış kalıtsallıklarıyla vurgulanmaktadır; bu da dayanıklılık kapasitesindeki bireysel varyasyonlar üzerinde belirgin bir genetik etki olduğunu göstermektedir.[1] Örneğin, egzersiz sonrası toparlanma kalp hızı %41 kalıtsallık gösterirken, egzersiz sistolik kan basıncı %28 gösterir ve diğer ETT fenotipleri %16 ila %25 arasında kalıtsallık sergiler.[1] Bu kalıtsal özellikler, kardiyovasküler sağlık için değerli göstergeler olarak hizmet eder ve kardiyak ve vasküler fonksiyonla ilişkili genetik lokusları tanımlamak için genom çapında ilişkilendirme çalışmalarında araştırma kriterleri olarak kullanılır.[1] Sunulan araştırma, dayanıklılığın belirli derecelerini (örn. "zayıf" veya "mükemmel") tanımlamak için evrensel eşikleri detaylandırmasa da, bu belirteçlerin hassas ölçümü, bir bireyin kardiyovasküler sağlığının ve risk profilinin kapsamlı bir değerlendirmesine katkıda bulunur.
Atletik Dayanıklılığın Nedenleri
Atletik dayanıklılık, vücudun uzun süreli fiziksel aktiviteyi sürdürme kapasitesini yansıtan karmaşık bir fizyolojik özellik olup, genetik yatkınlıklar, çevresel etkiler ve gelişimsel faktörlerin çok yönlü bir etkileşimiyle şekillenir. Sürekli egzersiz yapma yeteneği, kardiyovasküler ve metabolik sistemlerin verimliliğine büyük ölçüde bağlıdır; ki her ikisi de önemli biyolojik değişkenliğe tabidir. Araştırmalar, çeşitli kalıtsal, dışsal ve içsel faktörlerin bir bireyin dayanıklılık yeteneklerine katkıda bulunduğunu göstermektedir.
Genetik Kalıtılabilirlik ve Poligenik Etki
Atletik dayanıklılık önemli genetik kalıtılabilirlik gösterir; yani bir bireyin sürekli fiziksel aktivite yapma kapasitesinin önemli bir kısmı kalıtsaldır. Çalışmalar, egzersiz koşu bandı testleri (ETT) sırasındaki yanıtlar ve brakiyal arter fonksiyonu gibi dayanıklılık için kritik olan çeşitli fizyolojik özellikler için orta ila güçlü kalıtılabilirlik oranları göstermiştir; egzersiz sonrası iyileşme kalp hızı ve egzersiz sistolik kan basıncı gibi parametreler için tahminler %16 ila %41 arasında değişmektedir.[1] Bu kanıt, tek bir gen tarafından belirlenmek yerine, çok sayıda kalıtsal genetik varyantın bir bireyin dayanıklılık profiline topluca katkıda bulunduğu poligenik bir mimariye işaret etmektedir. Bu genetik bileşeni daha da güçlendiren araştırmalar, dayanıklılık antrenmanı yapan bireylerde egzersiz kalp hızı ve kan basıncı yanıtlarının ailesel kümelenmesini göstermekte, bu fizyolojik kapasitelerin güçlü kalıtsal temelini vurgulamaktadır.[8] Genom çapında ilişkilendirme çalışmaları, ETT özellikleri ile ilişkili çeşitli tek nükleotid polimorfizmleri (SNP'ler) tanımlamıştır; bunlar arasında sırasıyla evre 2 egzersiz sistolik kan basıncı, egzersiz sonrası 3 dakikalık iyileşme kalp hızı ve evre 2 egzersiz kalp hızı ile bağlantılı olan rs10491167, rs10491168 ve rs10495298 bulunmaktadır.[1]
Kardiyovasküler ve Vasküler Fonksiyonun Genetik Modülasyonu
Belirli genetik varyasyonlar, atletik dayanıklılığın temelini oluşturan fizyolojik sistemleri, esas olarak kardiyovasküler ve vasküler fonksiyon üzerindeki etkileri aracılığıyla kritik bir şekilde etkiler. Örneğin, anjiyotensin dönüştürücü enzim (ACE) gibi genlerdeki polimorfizmler, egzersiz sırasındaki kardiyovasküler hemodinamiklerle ilişkileri açısından, kan basıncı regülasyonunu ve kardiyak debiyi etkileyerek araştırılmıştır.[9] Benzer şekilde, beta1-adrenoceptor geni içindeki varyantlar, dayanıklılık kapasitesinin temel bir belirleyicisi olan bir bireyin aerobik gücüyle bağlantılıdır.[3] Bu karmaşık genetik bağlantıları daha da açıklamak gerekirse, CHRM2 genindeki bir polimorfizm, kardiyovasküler uygunluk ve verimliliğin kritik bir göstergesi olan maksimal egzersiz sonrası kalp atım hızı toparlanma oranıyla ilişkilendirilmiştir.[2] Ek olarak, endotelyal nitrik oksit sentaz (eNOS) lokusundaki yaygın genetik varyasyonlar, brakiyal arter vazodilatör fonksiyonuyla ilişkilidir; bu da vasküler sağlık ve fiziksel efor sırasında vücudun kan akışını düzenleme yeteneği üzerindeki genetik etkiyi vurgulamaktadır.[10] Düz kas hücrelerinde cGMP'nin parçalanmasında kan damarı tonusunu korumak için rol oynayan PDE5A geni, dayanıklılık performansı için oldukça alakalı olan vasküler fonksiyonda da kritik bir rol oynar.[1]
Çevresel ve Yaşla İlişkili Modülatörler
Genetik faktörler temel bir yatkınlık sağlarken, çevresel faktörler bir bireyin yaşamı boyunca atletik dayanıklılığın ifadesini ve gelişimini önemli ölçüde modüle eder. Yaşam tarzı seçimleri, beslenme alışkanlıkları ve çeşitli çevresel maruziyetler, dayanıklılıkla ilişkili fizyolojik özellikleri değerlendiren çok değişkenli modellerde önemli kovaryatlar olarak kabul edilmekte olup, genel kardiyovasküler sağlık ve egzersiz yanıtları üzerindeki önemli etkilerini göstermektedir.[1] Bu çevresel faktörler, bir bireyin genetik yapısıyla dinamik olarak etkileşime girerek, nihai atletik kapasitelerini ve vücutlarının fiziksel taleplere ne kadar verimli bir şekilde adapte olup bu talepleri sürdürebileceğini birlikte şekillendirir.
Yaş, etkisi dayanıklılık üzerindeki genetik etkilerle potansiyel olarak etkileşime giren başka bir kritik modülatördür. Belirli genlerin ve çevresel faktörlerin dayanıklılıkla ilişkili özellikler üzerindeki etkisi farklı yaş aralıklarında değişiklik gösterebilir; bu da belirli gen etkilerinin yaşa bağlı olabileceğini düşündürmektedir.[1] Bu yaşa bağlı değişkenlik, atletik dayanıklılığa genetik ve çevresel katkıların statik olmadığını, aksine bir bireyin yaşam süresi boyunca evrildiğini ima etmekte; bu karmaşık ve dinamik özelliği anlarken gelişimsel yörüngelerin dikkate alınmasını gerektirmektedir.
Atletik Dayanıklılığın Biyolojik Arka Planı
Atletik dayanıklılık, hücrelerdeki moleküler yollardan başlıca organ sistemlerinin koordineli çabalarına kadar birden fazla biyolojik sistemin entegre işleyişinden etkilenen karmaşık bir fizyolojik özelliktir. Uzun süreli fiziksel aktiviteyi sürdürme ve yorgunluğa direnme kapasitesini kapsar; oksijen alımı, taşınması ve kullanımı verimliliğinin yanı sıra metabolik adaptasyon ve iyileşme süreçlerini de yansıtır. Dayanıklılık aktivitelerini gerçekleştirme yeteneği, bireysel farklılıkları genetik yatkınlıklara ve bunların çevresel faktörler ile antrenmanla etkileşimine dayanan kalıtsal bir özelliktir.[1]
Sistemik Kardiyovasküler Adaptasyon ve Hemodinamik
Kardiyovasküler sistem, atletik dayanıklılıkta, başlıca çalışan kaslara oksijen ve besin maddeleri sağlama ve metabolik yan ürünleri uzaklaştırma yeteneği aracılığıyla merkezi bir rol oynar. Kalbin sol ventrikül (LV) boşluk boyutu, duvar kalınlığı ve kütlesi gibi yapısal ve fonksiyonel özellikleri, pompalama verimliliğinin kritik belirleyicileridir.[1] Optimal kardiyak boyutlar, artan atım hacmi ve kardiyak debiye olanak tanır; bu da sürdürülen egzersizin artan metabolik taleplerini karşılamak için elzemdir.[11] Yoğun aktivite sırasında vücut, yüksek kalp hızı ve kan basıncı dahil olmak üzere önemli homeostatik bozukluklar yaşar; bunlar yeterli sistemik kan akışını sağlamak için sıkı bir şekilde düzenlenir. Bu parametrelerin, egzersiz sonrası iyileşme kalp hızı ve sistolik kan basıncı gibi, egzersizden sonra bazal seviyelere verimli bir şekilde dönme yeteneği, aynı zamanda kardiyovasküler uygunluk ve dayanıklılık kapasitesinin bir göstergesidir.[1] Bu kardiyovasküler özellikler, orta ila yüksek kalıtsallık göstererek, bir bireyin dayanıklılık potansiyeli üzerinde önemli bir genetik etki olduğunu düşündürmektedir.[1]
Oksijen Taşınmasının Vasküler ve Hücresel Mekanizmaları
Periferik dokulara verimli oksijen iletimi, vasküler sistemin, özellikle kan damarlarını döşeyen endotelin ve vasküler tonusu düzenleyen düz kas hücrelerinin sağlıklı işleyişine büyük ölçüde bağlıdır. Endotel fonksiyonu, sıklıkla brakiyal arterin akışa bağlı dilatasyonu (FMD) ile değerlendirilen, egzersiz sırasında kaslara kan akışını ve oksijen tedarikini artıran vazodilasyon için hayati öneme sahiptir.[1] Bu süreç, vazodilasyonu indüklemek için nitrik oksit (NO) üreten endotelyal nitrik oksit sentazı (eNOS) gibi anahtar biyomolekülleri içerir. Tersine, PDE5A dahil olmak üzere fosfodiesteraz 5 (PDE5) enzimleri, düz kas hücrelerinde siklik guanozin monofosfatı (cGMP) parçalayarak vazokonstriksiyonu teşvik eder ve vasküler tonusu sürdürürler.[12] Anjiyotensin II gibi hormonlar, PDE5A ekspresyonunu artırarak cGMP sinyalizasyonunu antagonize edebilir, vasküler düz kas hücre fonksiyonunu ve kan basıncı regülasyonunu etkileyebilir.[13] Hücresel düzeyde, mitojenle aktive olan protein kinaz (MAPK) yolu gibi yollar, egzersiz sırasında iskelet kasında aktive olur ve hücresel adaptasyon, büyüme ve metabolik regülasyonda rol oynar.[1] Ayrıca, endotel ve düz kas hücrelerindeki CFTR proteini gibi klor kanallarının ekspresyonu ve aktivitesi, kan damarlarının mekanik özelliklerini ve taşıma kapasitelerini etkileyerek fizyolojik taleplere yanıt verme yeteneklerini etkiler.[14] Yeni kan damarlarının oluşumu veya anjiyogenez, NTAK/neuregulin-2 izoformları gibi moleküller tarafından potansiyel olarak düzenlenen bir süreçtir ve kılcal ağı ve dolayısıyla aktif dokulardaki oksijen değişim kapasitesini artırdığı için uzun süreli dayanıklılık adaptasyonları için de hayati öneme sahiptir.[15]
Dayanıklılık Fenotiplerinin Genetik Temelleri
Atletik dayanıklılıktaki bireysel farklılıklar, egzersize kardiyovasküler, vasküler ve metabolik yanıtların verimliliğini modüle eden genetik varyasyonlar tarafından önemli ölçüde şekillenir. Çalışmalar, kalp atış hızı toparlanması, egzersiz kan basıncı ve brakiyal arter akış aracılı dilatasyonu dahil olmak üzere çeşitli egzersizle ilişkili özelliklerin kalıtsal olduğunu ve genetik faktörlerin varyasyonlarının önemli bir kısmını oluşturduğunu göstermiştir.[1] Spesifik genetik polimorfizmler, dayanıklılığın bileşenleriyle ilişkilendirilmiştir. Örneğin, anjiyotensin dönüştürücü enzim (ACE) genindeki varyantlar, egzersiz sırasındaki kardiyovasküler hemodinamik ve sol ventrikül kütlesi ile ilişkilendirilmiş, kardiyak verimliliği etkilemektedir.[9] Beta1-adrenoreseptör genindeki polimorfizmler, aerobik güç ile ilişkilidir ve kalbin adrenerjik stimülasyona yanıtını etkiler.[3] Dahası, asetilkolin reseptörü M2 (CHRM2) genindeki varyasyonlar, maksimal egzersiz sonrası kalp atış hızı toparlanması ile ilişkilidir ve otonom sinir sistemi düzenlemesini ve kardiyovasküler toparlanma kapasitesini yansıtır.[2] Genom çapında ilişkilendirme çalışmaları, egzersiz sistolik kan basıncı, kalp atış hızı ve egzersiz sonrası toparlanma ile ilişkili olan rs10491167, rs10491168 ve rs10495298 gibi spesifik tek nükleotid polimorfizmler (SNP'ler) ve brakiyal arter hiperemik akış hızı ile bağlantılı rs10509999, rs10510000 ve rs10510001 gibi SNP'ler tanımlamış, atletik dayanıklılığın ve onun altında yatan fizyolojik bileşenlerinin poligenik doğasını vurgulamıştır.[1]
Kardiyovasküler ve Nörohormonal Düzenleme
Atletik dayanıklılık, karmaşık sinyal yolları tarafından düzenlenen kardiyovasküler fonksiyonun ince ayarlı düzenlemesinden önemli ölçüde etkilenir. Beta1-adrenoreseptör gibi reseptör aktivasyonu, aerobik gücün belirlenmesinde rol oynar ve genetik polimorfizmler bireysel yanıtları etkiler.[3] Benzer şekilde, asetilkolin reseptörü M2 (CHRM2) genindeki polimorfizmler, maksimal egzersiz sonrası kalp hızı toparlanması ile ilişkilidir ve parasempatik sinir sisteminin kardiyak homeostazı yeniden sağlama kapasitesini yansıtır.[2] MAPK yolu da dahil olmak üzere hücre içi sinyal kaskatları, iskelet kasında akut egzersiz ile aktive olur ve fiziksel strese hücresel adaptasyondaki rollerini gösterir.[1] Nörohormonal sistemler, kardiyovasküler performansı modüle eden kritik geri bildirim döngüleri sağlar. Örneğin, renin-anjiyotensin sistemi, anjiyotensinojen (AGT) geni ve anjiyotensin dönüştürücü enzim (ACE) genindeki varyantlar aracılığıyla sol ventrikül kütlesini ve fonksiyonunu etkiler.[16] Anjiyotensin II ayrıca, fosfodiesteraz 5A (PDE5A) ekspresyonunu artırarak vasküler düz kas hücrelerini etkiler, böylece cGMP sinyalini antagonize eder ve vazodilatasyonu etkiler.[13] Dahası, endotelyal nitrik oksit sentaz (NOS3) lokusundaki yaygın genetik varyasyon, brakiyal arter vazodilatör fonksiyonu ile ilişkilidir ve nitrik oksidin çalışan kaslara kan akışını ve oksijen dağıtımını düzenlemedeki önemini vurgular.[1] Leptin reseptörü (LEPR) lokusu ayrıca plazma fibrinojen seviyelerini belirler ve metabolik ile kardiyovasküler düzenlemeyi birbirine bağlar.[17]
Metabolik Yakıt Homeostazı
Atletik dayanıklılığın sürekli enerji talepleri, yakıt kullanımı ve düzenlemesi için verimli metabolik yollara dayanır. Glikolizde anahtar bir enzim olan Hekzokinaz 1 (HK1), diyabetik olmayan popülasyonlarda glikozile hemoglobin düzeyleri ile ilişkilidir ve glikoz metabolizması ile eritrositlerdeki enerji üretimindeki rolünü vurgular.[18] FTO genindeki genetik varyantlar adipoziteyi, insülin duyarlılığını, leptin düzeylerini ve dinlenme metabolizma hızını etkiler; bunların hepsi uzun süreli egzersiz sırasında metabolik verimlilik ve substrat bulunabilirliğinin kritik belirleyicileridir.[18] Anormal lipid konsantrasyonları ile karakterize dislipidemi, düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterol, yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol ve trigliserid metabolizmasını etkileyen, birden fazla lokustaki yaygın varyantları içerir ve vücudun enerji için yağ depolarını mobilize etme ve kullanma kapasitesini etkiler.[19] Metabolik düzenleme, spesifik metabolitlerin ve taşıyıcılarının kontrolünü de kapsar. GLUT9 olarak da bilinen SLC2A9 geni, serum ürik asit konsantrasyonunu ve atılımını etkileyen, yeni tanımlanmış bir ürat taşıyıcısıdır.[20] Bu taşıyıcı, kolaylaştırılmış glikoz taşıyıcı ailesinin bir üyesidir ve metabolik akış kontrolünde daha geniş bir rol oynadığını düşündürmektedir.[21] Dahası, glukokinaz düzenleyici protein (GCKR) genindeki polimorfizmler, yüksek açlık serum triaçilgliserolü ve değişmiş insülinemi ile ilişkilidir ve glikoz ile lipid homeostazını doğrudan etkiler.[17] Glukokinaz (GCK) genindeki mutasyonlar, genç erişkin başlangıçlı diyabete (MODY2) yol açabilir ve bu enzimin glikoz algılama ve düzenlemesindeki kritik rolünü gösterir.[17]
Hücresel Fonksiyonun Genetik ve Epigenetik Modülatörleri
Atletik dayanıklılığın moleküler temelleri, gen ekspresyonunu ve protein aktivitesini düzenleyen karmaşık genetik ve epigenetik mekanizmaları içerir. Transkripsiyon faktörleri, metabolik gen ekspresyonunu etkileyerek tip 2 diyabet riskinin azalmasıyla ilişkili olan PPAR-gamma polimorfizmi gibi hücresel yanıtların modülasyonunda merkezi bir rol oynar.[22] Benzer şekilde, transkripsiyon faktörü HNF-1, insan C-reaktif protein promotörünü sinerjistik olarak trans-aktive etmek için iki farklı bölgeye bağlanır; bu da transkripsiyonel regülasyonun metabolik sağlıkla ilgili sistemik inflamatuar belirteçleri nasıl etkileyebileceğini gösterir.[17] Bu düzenleyici süreçler, enerji metabolizması, kardiyovasküler fonksiyon ve kas adaptasyonunda rol oynayan genlerin fizyolojik taleplere yanıt olarak uygun şekilde eksprese edilmesini sağlar.
Transkripsiyonel kontrolün ötesinde, post-translasyonel düzenleme ve protein modifikasyonları anahtar proteinlerin aktivitesini ve stabilitesini hassas bir şekilde ayarlar. Örneğin, kolesterol biyosentezi için kritik olan HMGCR genindeki yaygın tek nükleotid polimorfizmleri (SNP'ler), ekson 13'ün alternatif eklenmesini değiştirebilir, bu da LDL-kolesterol seviyelerinde varyasyonlara yol açar.[23] Bu durum, ince genetik değişikliklerin protein yapısını ve işlevini nasıl etkileyebileceğini ve dolayısıyla metabolik yolları nasıl etkilediğini vurgulamaktadır. Anjiyotensin II tarafından PDE5A ekspresyonunun artırılması gibi enzim aktivitesinin düzenlenmesi, cGMP sinyalini antagonize etmek için sinyal yollarını değiştiren bir allosterik veya düzenleyici kontrol biçimini temsil eder.[13] Dahası, pankreatik beta-hücre KATP kanalının alt birimleri olan KCNJ11 (Kir6.2) ve ABCC8 (SUR1), insülin salgılanması için kritiktir ve tip 2 diyabet ile ilişkilidir; bu da metabolik düzenlemede iyon kanalı fonksiyonunun önemini ortaya koymaktadır.[22]
Sistemler Arası Etkileşim ve Adaptif Yanıtlar
Atletik dayanıklılık, birden fazla fizyolojik sistemin karmaşık etkileşimi ve hiyerarşik düzenlemesinden kaynaklanan, ortaya çıkan bir özelliktir. Egzersiz kalp hızı, kan basıncı, sol ventrikül boyutları ve brakiyal arter fonksiyonunun kalıtsallığı, bu entegre kardiyovasküler yanıtlarda güçlü bir genetik bileşen olduğunu düşündürmektedir.[1] Ailesel kümelenme çalışmaları, dayanıklılık antrenmanına verilen egzersiz kalp hızı ve kan basıncı yanıtları üzerindeki genetik etkiyi ayrıca destekleyerek, genel dayanıklılık kapasitesine katkıda bulunan kalıtsal faktörlerden oluşan bir ağa işaret etmektedir.[8] Bu sistem düzeyindeki etkileşimler, bir yolaktan gelen sinyallerin diğerlerini etkileyerek koordineli bir fizyolojik yanıta yol açtığı kapsamlı yolak çapraz konuşmasını içerir.
Metabolik, endokrin ve enflamatuar yolakların entegrasyonu, egzersiz sırasında homeostazı sürdürmek için hayati öneme sahiptir. Örneğin, leptin reseptörü (LEPR), HNF1A, IL6R ve GCKR lokusları metabolik sendrom yolaklarıyla ilişkilidir ve plazma C-reaktif protein ile ilişkilidir, bu da metabolik sağlık ve enflamasyonun birbirine bağlılığını vurgulamaktadır.[17] Endojen seks hormonları ve tiroid fonksiyonu da kardiyovasküler sağlık ve metabolik profillere katkıda bulunur; tiroid disfonksiyonu total kolesterol seviyelerini etkilemektedir.[24] Bu sistemlerden herhangi birindeki yolak disfonksiyonu atletik dayanıklılığı bozabilir ve vücut, fonksiyonu sürdürmek için sıklıkla kompanzatuvar mekanizmalar devreye sokar. Bu ağ etkileşimlerini ve onların ortaya çıkan özelliklerini anlamak, atletik dayanıklılığın tam kapsamını kavramanın ve performansı artırmak veya ilgili sağlık durumlarını ele almak için potansiyel terapötik hedefleri belirlemenin anahtarıdır.
Dayanıklılıkla İlişkili Özellikler Üzerine Geniş Ölçekli Kohort Çalışmaları
Framingham Kalp Çalışması (FHS), özellikle egzersize verilen yanıtları araştırması aracılığıyla, atletik dayanıklılıkla ilgili popülasyon çalışmalarında temel bir geniş ölçekli kohort olarak durmaktadır. Araştırmacılar, egzersiz sırasındaki sistolik ve diyastolik kan basıncı ile egzersiz sonrası toparlanma kalp hızı dahil olmak üzere çeşitli egzersiz koşu bandı testi (ETT) özelliklerine yönelik genom çapında ilişkilendirme çalışmaları (GWAS) yürütmek için bu kapsamlı, boylamsal kohorttan faydalanmışlardır.[1] Bu sağlam çalışma tasarımı, katılımcıların yaşam süreleri boyunca fiziksel efora verilen fizyolojik yanıtlardaki zamansal paternlerin ve genetik faktörlerin etkisinin incelenmesine olanak tanımaktadır. FHS'nin ötesinde, ARIC Çalışması ve Rotterdam Çalışması gibi diğer başlıca popülasyon kohortları önemli veriler sağlamış, genetik yatkınlıklar ve çevresel faktörler arasındaki karmaşık etkileşimin dayanıklılıkla ilişkili fenotipleri şekillendirmedeki daha geniş bir anlayışa katkıda bulunmuştur.[25] 1966 Kuzey Finlandiya doğum kohortu ve Sağlık Yaşlanma ve Vücut Kompozisyonu kohortu gibi diğer örnekler, insan fizyolojisi ve zaman içindeki sağlık yörüngeleri hakkındaki bilgimizi artıran kapsamlı popülasyon çalışmalarını temsil etmektedir.[26]
Egzersiz Performansının Genetik Kalıtılabilirlik ve Epidemiyolojik Korelatları
Popülasyon düzeyindeki araştırmalar, egzersiz performansına yansıdığı şekliyle atletik dayanıklılığı etkileyen kalıtılabilirlik ve temel epidemiyolojik faktörleri kapsamlı bir şekilde karakterize etmiştir. Örneğin, Framingham Kalp Çalışması, çeşitli egzersiz koşu bandı testi (ETT) ölçümleri için önemli bir kalıtılabilirlik ortaya koymuştur; çoğu fenotip için tahminler %16-25 arasında değişirken, egzersiz sonrası toparlanma kalp hızı için %41'e ve egzersiz sistolik kan basıncı için %28'e kadar ulaşmıştır.[1] Bu bulgular, bir bireyin dayanıklılık kapasitesine katkıda bulunan önemli bir genetik bileşeni güçlü bir şekilde işaret etmektedir. Dahası, epidemiyolojik ilişkiler, yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksi (BMI) gibi demografik faktörlerin yanı sıra diyabet, mevcut sigara içme durumu, başlangıç kalp hızı ve hipertansiyon tedavisi gibi sağlık kovaryatlarının egzersiz yanıtları ile önemli ölçüde ilişkili olduğunu ve bu nedenle genetik ilişkilendirme modellerinde titizlikle ayarlandığını vurgulamıştır.[1] Bu tür ayarlamalar, gerçek genetik etkileri iyi bilinen çevresel ve yaşam tarzı etkilerinden izole etmek için kritik öneme sahiptir ve böylece genel popülasyondaki dayanıklılık için yaygınlık modelleri ve risk faktörleri hakkında daha net bir anlayış sunar.
Popülasyonlar Arası Karşılaştırmalar ve Dayanıklılık Araştırmalarında Metodolojik Titizlik
Popülasyonlar arası karşılaştırmalar, atletik dayanıklılıkla ilgili bulguların genellenebilirliğini değerlendirmek ve popülasyona özgü olabilecek genetik etkileri tanımlamak için hayati öneme sahiptir. Amerika Birleşik Devletleri'nde prospektif, popülasyon temelli bir kohort olan ARIC Çalışması, özellikle hem Kafkasyalı hem de Afrika kökenli Amerikalı katılımcılardan oluşan çeşitli bir karışımı içeriyordu ve sağlık sonuçlarındaki potansiyel etnik grup farklılıklarına dair değerli bilgiler sunuyordu; ancak bu bağlamda spesifik dayanıklılık bulguları detaylandırılmamıştı.[25] Benzer şekilde, Kadın Genom Sağlığı Çalışması (WGHS) yalnızca kendi bildirimlerine göre Kafkasyalı kadınlara odaklanmış, genetik araştırmalarda cinsiyet ve soy kökenine özgü analizler için geniş, iyi tanımlanmış bir örneklem sunmuştur.[18] Finlandiya'nın Oulu kentinden bir doğum kohortu gibi kurucu popülasyonlarda yürütülen çalışmalar, azalmış genetik heterojeniteleri nedeniyle potansiyel olarak daha büyük etkilere sahip genetik varyantları keşfetmek için benzersiz fırsatlar sunmaktadır.[27] Metodolojik olarak, büyük ölçekli genom çapında ilişkilendirme çalışmaları (GWAS), çağrı oranları, minör allel frekansı ve Hardy-Weinberg dengesi için eşikleri dahil olmak üzere tek nükleotid polimorfizmi (SNP) seçimi için titizlikle katı kriterler uygulamakta, genomik kapsayıcılığı artırmak ve farklı genotipleme platformları arasında karşılaştırmaları kolaylaştırmak için sıklıkla imputasyon teknikleri kullanmaktadır.[18] Bu nedenle, farklı örneklem büyüklükleri ve farklı popülasyon özelliklerine sahip çeşitli çalışma tasarımlarının kullanılması, insan popülasyonlarının tüm yelpazesinde atletik dayanıklılıkla ilgili genetik ve epidemiyolojik ilişkilerin temsil edilebilirliğini ve genellenebilirliğini değerlendirmek için esastır.
References
[1] Vasan RS, et al. "Genome-wide association of echocardiographic dimensions, brachial artery endothelial function and treadmill exercise responses in the Framingham Heart Study." BMC Med Genet 2007
[2] Hautala, A. J. et al. "Heart rate recovery after maximal exercise is associated with acetylcholine receptor M2 (CHRM2) gene polymorphism." Am J Physiol Heart Circ Physiol, vol. 291, 2006, pp. H459-H466.
[3] Defoor, J. et al. "The CAREGENE study: polymorphisms of the beta1-adrenoceptor gene and aerobic power in coronary artery disease." Eur Heart J, vol. 27, 2006, pp. 808-816.
[4] Prior, S. J., et al. "Angiotensin-converting enzyme and angiotensin II type 2 receptor gene polymorphisms alter the acute blood pressure response to aerobic exercise among men with hypertension." European Journal of Applied Physiology, vol. 97, no. 1, 2006, pp. 26-33.
[5] Yang, Qiong, et al. "Genome-wide association and linkage analyses of hemostatic factors and hematological phenotypes in the Framingham Heart Study." BMC Medical Genetics, vol. 8, no. Suppl 1, 2007, p. S2.
[6] Benjamin EJ, et al. "Genome-wide association with select biomarker traits in the Framingham Heart Study." BMC Med Genet 2007
[7] Wilk JB, et al. "Framingham Heart Study genome-wide association: results for pulmonary function measures." BMC Med Genet 2007
[8] An, P. et al. "Familial aggregation of exercise heart rate and blood pressure in response to 20 weeks of endurance training: the HERITAGE family study." Int J Sports Med, vol. 24, 2003, pp. 57-62.
[9] Celentano, A. et al. "Cardiovascular risk factors, angiotensin-converting enzyme gene I/D polymorphism, and left ventricular mass in systemic hypertension." Am J Cardiol, vol. 83, 1999, pp. 1196-1200.
[10] Kathiresan, S., et al. "Common genetic variation at the endothelial nitric oxide synthase locus and relations to brachial artery vasodilator function in the community." Circulation, vol. 114, no. 18, 2006, pp. 1910-1918.
[11] Arnett, D. K., de las Fuentes, L., & Broeckel, U. "Genes for left ventricular hypertrophy." Curr Hypertens Rep, vol. 6, 2004, pp. 36-41.
[12] Lin, C. S., et al. "Expression, distribution and regulation of phosphodiesterase 5." Curr Pharm Des, vol. 12, 2006, pp. 3439-3457.
[13] Kim, D. et al. "Angiotensin II increases phosphodiesterase 5A expression in vascular smooth muscle cells: a mechanism by which angiotensin II antagonizes cGMP signaling." J Mol Cell Cardiol, vol. 38, 2005, pp. 175-184.
[14] Robert, R., Norez, C., & Becq, F. "Disruption of CFTR chloride channel alters mechanical properties and cAMP-dependent Cl-transport of mouse aortic smooth muscle cells." J Physiol (Lond), vol. 568, 2005, pp. 483-495.
[15] Nakano, N., et al. "The N-terminal region of NTAK/neuregulin-2 isoforms has an inhibitory activity on angiogenesis." J Biol Chem, vol. 279, 2004, pp. 11465-11470.
[16] Tang, W. et al. "Associations between angiotensinogen gene variants and left ventricular mass and function in the HyperGEN study." Am Heart J, vol. 143, 2002, pp. 854-860.
[17] Ridker, P. M. et al. "Loci related to metabolic-syndrome pathways including LEPR,HNF1A, IL6R, and GCKR associate with plasma C-reactive protein: the Women's Genome Health Study." Am J Hum Genet, vol. 82, no. 5, 2008, pp. 1185-1192.
[18] Pare, G. et al. "Novel association of ABO histo-blood group antigen with soluble ICAM-1: results of a genome-wide association study of 6,578 women." PLoS Genetics, 2008.
[19] Willer, C. J. et al. "Newly identified loci that influence lipid concentrations and risk of coronary artery disease." Nature Genetics, 2008.
[20] Vitart, V. et al. "SLC2A9 is a newly identified urate transporter influencing serum urate concentration, urate excretion and gout." Nat Genet, vol. 40, no. 4, 2008, pp. 432-437.
[21] Li, S. et al. "The GLUT9 gene is associated with serum uric acid levels in Sardinia and Chianti cohorts." PLoS Genet, vol. 3, no. 11, 2007, p. e194.
[22] Meigs, J. B. et al. "Genome-wide association with diabetes-related traits in the Framingham Heart Study." BMC Med Genet, vol. 8, no. Suppl 1, 2007, p. S15.
[23] Burkhardt, R. et al. "Common SNPs in HMGCR in micronesians and whites associated with LDL-cholesterol levels affect alternative splicing of exon13." Arterioscler Thromb Vasc Biol, 2008, PMID: 18802019.
[24] Hwang SJ, et al. "A genome-wide association for kidney function and endocrine-related traits in the NHLBI's Framingham Heart Study." BMC Med Genet 2007
[25] Dehghan, A. et al. "Association of three genetic loci with uric acid concentration and risk of gout: a genome-wide association study." Lancet, 2008.
[26] Melzer, D. et al. "A genome-wide association study identifies protein quantitative trait loci (pQTLs)." PLoS Genetics, vol. 4, no. 5, 2008, p. e1000072.
[27] Sabatti, C. et al. "Genome-wide association analysis of metabolic traits in a birth cohort from a founder population." Nature Genetics, 2008.