İçeriğe geç

Amenore

Amenore, uterus iç yüzeyinin döngüsel olarak dökülmesiyle karakterize fizyolojik bir süreç olan menstruasyonun (adet görme) olmaması durumunu ifade eder. Tipik olarak iki ana türe ayrılır: primer amenore, 15 yaşına kadar hiç adet görmeme durumu ve sekonder amenore, önceden adet gören bir kadında menstruasyonun üç veya daha fazla ardışık ay boyunca durması durumudur. Amenore, altta yatan biyolojik veya fizyolojik bir bozukluğu gösteren bir semptomdur, kendi başına bir hastalık değildir.

Menstrüal döngü, hipotalamus, hipofiz bezi ve yumurtalıklardan salgılanan hormonların hassas etkileşimi ile düzenlenen karmaşık bir biyolojik süreçtir ve genellikle hipotalamik-hipofiz-over (HPO) ekseni olarak adlandırılır. Bu eksenin herhangi bir düzeyindeki bozukluklar veya üreme organlarındaki yapısal anormallikler amenoreye yol açabilir. Genetik faktörlerin, doğal menopozun meydana geldiği yaş dahil olmak üzere üreme yaşlanmasını ve süreçlerini etkilediği bilinmektedir.[1]Geniş ölçekli genomik çalışmalar, üreme yaşlanmasını hipotalamik sinyal yolları, meme kanseri yatkınlığı veBRCA1-aracılı DNA onarım mekanizmalarına bağlamıştır.[2]Araştırmalar, genetik varyasyonların özellikle belirli klinik bağlamlarda amenore yaşama riskine katkıda bulunabileceğini göstermektedir.[3] Örneğin, PPCDC gibi genlerdeki ve RPS20P11’e yakın tek nükleotid polimorfizmleri (SNP’ler), kemoterapi ile ilişkili amenore ile ilişkilendirilmiştir.[3]

Amenorenin klinik önemi büyüktür, çünkü hormonal dengesizlikler, ovaryan disfonksiyon veya yapısal sorunlar dahil olmak üzere çeşitli altta yatan sağlık sorunlarının bir göstergesi olabilir. Tanısal bir sinyal olmanın ötesinde, uzun süreli amenore çeşitli sağlık sonuçlarına yol açabilir. Bunlar arasında sıcak basmaları, vajinal kuruluk ve kemik incelmesi yer alabilir ve bu da diğer uzun vadeli sağlık risklerine katkıda bulunabilir.[3]Önemli bir klinik endişe, meme kanseri tedavisi gören genç kadınları sıklıkla etkileyen kemoterapiye bağlı amenoredir (CRA). Standart kemoterapiler, ovaryumlara zarar vererek geçici veya kalıcı adet kaybına neden olabilir. Çalışmalar, meme kanseri için kemoterapi ile tedavi edilen premenopozal kadınların yarısından fazlasında uzun süreli amenorenin meydana geldiğini göstermektedir.[3]

Amenore, özellikle üreme çağındaki kadınlar için önemli sosyal ve psikolojik öneme sahiptir. Adet görmenin kesilmesi, ilişkili fiziksel semptomlar nedeniyle bir kadının yaşam kalitesini derinden etkileyebilir. Ayrıca, yumurtalık fonksiyonunun kaybı ve potansiyel infertilite, meme kanseri tedavisi gibi tıbbi tedavilerden sonra biyolojik çocuk sahibi olmak isteyen kadınlar için önemli bir endişe kaynağıdır.[3]Daha fazla kadın çocuk sahibi olmayı erteledikçe ve adjuvan endokrin tedavilerinin süreleri potansiyel olarak arttıkça, KTA’yı (Kemoterapiye Bağlı Amenore) tahmin etme ve yönetme yeteneği daha da kritik hale gelmektedir. Amenoreye genetik yatkınlıkları anlamak, üreme danışmanlığını ve tedavi kararını bilgilendirebilir ve kadınlara gelecekteki doğurganlıkları ve genel sağlıkları hakkında daha kişiselleştirilmiş bilgiler sunabilir.

Kemoterapiye bağlı amenorenin (CRA) genetik yapısına ilişkin mevcut anlayış, çeşitli metodolojik faktörlerle sınırlıdır. Çalışma, nispeten küçük bir örneklem büyüklüğü olan 1168 kadınla yapılmıştır ve bu da CRA’e katkıda bulunan tüm genetik varyantları, özellikle de daha küçük etki büyüklüğüne sahip olanları tespit etme konusundaki istatistiksel gücünü sınırlayabilir.[3]Bu sınırlama, bu analizde genom çapında anlamlılığa ulaşmayan ek tek nükleotid polimorfizmlerinin (SNP’ler) daha büyük, daha kapsamlı veri kümelerinde anlamlı olarak tanımlanabileceğini göstermektedir.[3] Sonuç olarak, bulgular, bildirilen ilişkileri doğrulamak ve sağlamlıklarını sağlamak için ek çalışmalar ve bağımsız kohortlarda replikasyon yoluyla teyit gerektirmektedir; bu, genetik araştırmalarda sahte bulgulara ve potansiyel etki büyüklüğü şişmesine karşı korunmak için standart bir uygulamadır.[3]

Fenotipik Değerlendirme ve Veri Tamlığı

Section titled “Fenotipik Değerlendirme ve Veri Tamlığı”

Amenorenin tanımı ve ölçümü, genetik ilişkilerin yorumlanmasında önemli sınırlamalar sunmaktadır. Çalışma öncelikle, doğrudan fizyolojik bir değerlendirmeden ziyade, over rezervinin dolaylı bir ölçüsü olarak hizmet eden vaka raporlama formlarında bildirilen “adet görmenin varlığı veya yokluğu”na dayanmıştır.[3] Transvajinal ultrason yoluyla elde edilen primordial folikül sayıları gibi daha doğrudan ve nicel ölçümlerin elde edilmesinin zor olduğu kabul edilmektedir, ancak over fonksiyonunun daha hassas bir ölçüsünü sunacaktır. Bu veri sınırlamaları, kemoterapiden sonra over fonksiyonu üzerindeki uzunlamasına adet döngüsü örüntülerinin ve genetik etkilerin tam olarak anlaşılmasını engelleyebilir.

Popülasyon Özgüllüğü ve Keşfedilmemiş Biyolojik Karmaşıklık

Section titled “Popülasyon Özgüllüğü ve Keşfedilmemiş Biyolojik Karmaşıklık”

Tanımlanan genetik belirteçlerin genellenebilirliği, çalışmanın yalnızca Avrupa kökenli bireylere odaklanmasıyla sınırlıdır.[3] Karmaşık özellikler üzerindeki genetik etkiler, farklı atalara sahip popülasyonlar arasında önemli ölçüde değişiklik gösterebilir; bu da bu bulguların doğrudan Avrupa kökenli olmayan kadınlara aktarılamayabileceği anlamına gelir ve çeşitli kohortlarda daha fazla araştırma yapılmasını gerektirir. Tanımlanan genetik varyantların ötesinde, KRA’nın altında yatan tam biyolojik mekanizmalarla ilgili önemli bilgi boşlukları bulunmaktadır.[3] Örneğin, RPS20P11 gibi psödogenlerin kesin rolü ve protein kodlayan genlerin potansiyel düzenlenmesi daha fazla araştırma gerektirmektedir.[3] Ek olarak, koenzim A aktivitesinin yumurtalık hücresi metabolizması üzerindeki etkisi gibi daha geniş biyolojik süreçlerin etkisi, yumurtalıkların kemoterapiye bağlı hasara duyarlılığını etkileyebilecek diğer karmaşık yolları düşündürmektedir ve KRA’nın açıklanamayan kalıtılabilirliğine katkıda bulunan çevresel faktörlerin ve gen-çevre etkileşimlerinin kapsamlı bir şekilde araştırılması ihtiyacını vurgulamaktadır.[3]

Genetik varyasyonlar, özellikle kemoterapiye bağlı amenore (CRA) olmak üzere, bireyin amenoreye yatkınlığında önemli bir rol oynar; gen aktivitesini ve yumurtalık fonksiyonu ve ilaç metabolizması için hayati olan biyolojik yolları etkiler. Genom çapında ilişkilendirme çalışması, kemoterapiden sonra adet görmenin yeniden başlama olasılığı ile ilişkili çeşitli tek nükleotid polimorfizmleri (SNP’ler) tanımlamıştır ve üreme sağlığı sonuçlarının altında yatan karmaşık genetik yapıyı vurgulamaktadır.[3]Bu varyantlar genellikle temel hücresel süreçler, hormon düzenlemesi ve stres yanıtlarında yer alan genlerin içinde veya yakınında bulunur ve toplu olarak üreme sisteminin dayanıklılığını etkiler.

Önemli bir varyant, PPCDC geninin bir intronunda bulunan rs147451859 ’dır. PPCDC geni, ilaç detoksifikasyonu ve enerji üretimi dahil olmak üzere çok sayıda metabolik yolda kritik bir kofaktör olan koenzim A’nın (CoA) biyosentezi için gerekli bir enzim olan fosfopantotenoilsistein dekarboksilazı kodlar.[3] rs147451859 ’in minör alleli, kemoterapiden sonra adet görmenin yeniden başlama olasılığında 1,74 kat artışla ilişkilidir ve bu da CRA’ya karşı koruyucu bir etki olduğunu düşündürmektedir.[3] Bu varyantın CoA metabolizması üzerindeki etkisi, yumurtalık hücrelerinin kemoterapötik ajanlardan kaynaklanan hasara duyarlılığını modüle edebilir ve bu da metabolik yolların yumurtalık fonksiyonunu korumadaki önemini vurgular.

Bir diğer önemli varyant olan rs17587029 , ribosomal protein S20 ile ilgili bir psödogen olan RPS20P11’in yukarı akışında bulunur.[3] Psödogenler geleneksel olarak işlevsiz kabul edilse de, artık SLC20A1 gibi protein kodlayan genlerin ekspresyonunu etkilemek de dahil olmak üzere potansiyel düzenleyici rolleriyle tanınmaktadır.[3] SLC20A1, hücresel fosfat homeostazı ve genel metabolik sağlık için hayati olan bir sodyum-fosfat kotransporterini kodlar.rs17587029 ’ün minör allelinin taşıyıcıları, kemoterapiden sonra adet görmenin yeniden başlaması olasılığında 1,84 kat daha fazla bir olasılık göstermiştir; bu da bu varyantın, RPS20P11 ve SLC20A1’i içeren düzenleyici yolları modüle ederek yumurtalık iyileşmesini ve amenore riskini etkileyebileceğini göstermektedir.[3] Bu genom çapında anlamlı bulguların ötesinde, çeşitli hücresel fonksiyonlarda yer alan genlerdeki diğer varyantlar da amenoreye katkıda bulunabilir. Örneğin, ARL14EP-DT yakınındaki rs11031002 , DERA’daki rs6488809 ve TMTC1’deki rs78264913 , sırasıyla gen ekspresyonunu modüle edebilen, nükleotid metabolizmasını etkileyebilen ve protein modifikasyonu ve taşınmasına katılabilen genlerle ilişkilidir.[4] Bu tür süreçler, yumurtalık foliküllerinin ve daha geniş üreme sisteminin gelişimi, fonksiyonu ve dayanıklılığı için temeldir.[3] Bu yollardaki değişiklikler, bir kadının hormonal dengesini veya yumurtalıkların strese dayanma yeteneğini etkileyebilir ve böylece adet düzenliliğini etkileyebilir.

RNU4-66P - RIMS1 lokusundaki rs1410669 ve ADCY8 - IADEN bölgesindeki rs1119997 gibi diğer varyantlar, kodlanmayan RNA’ların ve sinyal yollarının katılımına işaret etmektedir. RIMS1, nöronal fonksiyonda rol oynar ve bu da adet döngüsünün nöroendokrin düzenlemesinin bu tür genetik varyasyonlardan etkilenebileceğini düşündürmektedir.[4] Benzer şekilde, ADCY8, hormon etkisi ve yumurtalıklardaki hücresel iletişim için çok önemli bir yol olan cAMP sinyallemesinde yer alır ve buradaki varyasyonlar yumurtalıkların düzenleyici sinyallere yanıtını modüle edebilir.[3] Ek olarak, LINC02284’teki rs1189020 , LINC02850 - APOB’deki rs11096688 ve LINC02236’daki rs77569618 gibi varyantlar, gen ekspresyonunu düzenlemede uzun intergenik kodlanmayan RNA’ların (lincRNA’lar) ortaya çıkan önemini vurgulamaktadır ve bu da üreme süreçlerini derinden etkileyebilir ve amenorenin karmaşık etiyolojisine katkıda bulunabilir.[4]

RS IDGenİlişkili Özellikler
rs11031002 ARL14EP-DTblood protein amount
hormone measurement, Luteinizing hormone amount
polycystic ovary syndrome
body height
heel bone mineral density
rs147451859 PPCDCamenorrhea
rs17587029 CHCHD5 - SLC20A1-DTamenorrhea
rs6488809 DERAamenorrhea
rs1410669 RNU4-66P - RIMS1amenorrhea
rs1189020 LINC02284amenorrhea
rs78264913 TMTC1amenorrhea
rs11096688 LINC02850 - APOBamenorrhea
rs77569618 LINC02236amenorrhea
rs1119997 ADCY8 - IADENamenorrhea

Amenore, kesin olarak menstruasyonun olmaması olarak tanımlanır. Klinik araştırmalarda, özellikle onkoloji alanında, genellikle kemoterapi gibi belirli bir müdahale sonrasında adet döngüsünün durmasıyla operasyonel olarak tanımlanır.[3] Örneğin, kemoterapi ile ilişkili amenoreyi (CRA) araştıran çalışmalar, tedavinin tamamlanmasından sonraki tekrarlayan takip ziyaretlerinde adet kanamasının varlığını veya yokluğunu değerlendirir.[3]Operasyonel tanımlar, adet vaka raporu formları aracılığıyla veri toplama dahil olmak üzere dikkatli ölçüm yaklaşımları gerektirir ve kemoterapinin doğrudan etkisini izole etmek için gonadotropin salgılatıcı hormon agonisti (GNRHa) kullanımının üç aylık bir süre içindeki verileri gibi karıştırıcı faktörlerden etkilenen verilerin kritik bir şekilde dışlanmasını içerir.[3] Bu, gözlemlenen menstruasyon yokluğunun eş zamanlı hormonal müdahalelerden ziyade tedaviye atfedilmesini sağlar.

Amenore, altta yatan nedenine ve zamansal ilişkisine göre sınıflandırılır; kemoterapiye bağlı amenore (CRA), özellikle kanser tedavileriyle indüklenen adet döngülerinin durmasını ifade eden önemli bir alt tiptir.[3] Bu durum, her ikisi de adet görmemenin söz konusu olduğu doğal menopozdan farklıdır ve genetik araştırmalar, üreme yaşlanması ile bu durumları etkileyen mekanizmalar arasında bağlantılar olduğunu göstermektedir.[2] CRA bağlamında, bireyler genellikle tedavi sonrası adet durumlarına göre kategorize edilir: kemoterapiden sonra hiç adet görmeyenler ile en az bir adet dönemi geçirenler, bu da değişen derecelerdeki yumurtalık fonksiyonu iyileşmesini yansıtır.[3]“Persistan kemoterapiye bağlı amenore” terimi, premenopozal kadınlarda adet görmemenin uzun süreli veya kalıcı olduğu durumları tanımlamak için kullanılır ve uzun vadeli tedavi yan etkileri potansiyelini vurgular.[5]

Bu alandaki temel terminoloji, “amenore” ve özellikle onkolojide yaygın olarak bilinen “kemoterapiye bağlı amenore (CRA)” kısaltmasını içerir.[3]“Adet görme” ve “adetin yeniden başlaması” gibi ilgili kavramlar, menstrual fonksiyonun geri dönüşünü tanımlamak için önemlidir; “gonadotropin salgılatıcı hormon agonisti (GNRHa)” ise geçici olarak amenoreye neden olabilen ve tanısal değerlendirmelerde dikkatli bir şekilde ele alınması gereken bir ilaç sınıfını ifade eder.[3] Araştırma ortamlarında KBA için tanı kriterleri, tipik olarak kemoterapiyi tamamladıktan sonra premenopozal kadınlarda adet kanamasının olup olmadığının öz bildirim yoluyla değerlendirilmesini içerir; genellikle ≤45 yaş gibi bir üst yaş sınırı da bulunur.[3] Ayrıca, önemli bir araştırma kriteri, over fonksiyonu üzerindeki etkinin kemoterapiye atfedilebilmesi için, GNRHa uygulaması sırasında veya sonrasındaki üç ay içinde toplanan menstrual verilerin hariç tutulmasıdır.[3]

Amenore, özellikle kemoterapiye bağlı amenore (CRA), öncelikle adet dönemlerinin kesilmesiyle karakterizedir ve genellikle kanser tedavisi gören premenopozal kadınlarda görülür. Bu durum, geçici aksaklıklardan adetlerin kalıcı olarak kaybına kadar değişen şiddet dereceleriyle ortaya çıkabilir. Adet görmemenin ötesinde, bireyler erken yumurtalık fonksiyon kaybıyla ilişkili bir dizi semptom yaşayabilirler; bunlar arasında sıcak basmaları, vajinal kuruluk ve kemik incelmesi riskinin artması yer alır.[3] Adetlerin uzun süreli yokluğu, tedavi sonrası biyolojik çocuk sahibi olmak isteyen kadınlar için önemli bir endişe kaynağıdır ve diğer sağlık risklerine katkıda bulunabilir.[3]

Amenorenin değerlendirilmesi öncelikle hasta tarafından bildirilen menstrual verilere ve takip ziyaretleri sırasında vaka raporu formları aracılığıyla sistematik veri toplamaya dayanır. Klinik çalışmalarda, menstrual durum tipik olarak planlanmış aralıklarla “adet gören” veya “adet görmeyen” olarak sınıflandırılır; bu aralıklar, kemoterapiden sonraki ilk yıllarda daha sık kontrollerle, sekiz yıllık bir süre boyunca 17 ziyarete kadar uzayabilir.[3]Doğru değerlendirme sağlamak için, gonadotropin salgılatıcı hormon agonistlerinin (GNRHa) uygulanması sırasında ve sonrasındaki üç aya kadar olan dönemde toplanan veriler, bu ajanlar tarafından indüklenen geçici adet baskılanmasını hesaba katmak için hariç tutulur.[3] Gelecekteki tanı yaklaşımları, primordial folikül sayısını objektif olarak değerlendirmek için transvajinal ultrasonu içerebilir ve bu da over rezervinin daha doğrudan bir ölçüsünü sunar.[3]

Kemoterapiye bağlı amenorenin ortaya çıkışı, premenopozal kadınlar arasında önemli ölçüde heterojenite gösterir. Çalışmalar, bir kohortta %39 gibi önemli bir oranın, kemoterapiden sonra asla adet görmeyeceğini, diğerlerinin ise en az bir adet dönemi geçirdiğini göstermiştir.[3] Bu değişkenlik, hasta yaşı (incelenen kohortlarda ortalama 41 yaş), spesifik kemoterapi rejimleri (örneğin, paklitaksel, doksorubisin-siklofosfamid, trastuzumab), tamoksifen kullanımı ve nodal durum gibi çeşitli faktörlerden etkilenir.[3]Ek olarak, üreme öyküsü, antropometrik ölçümler ve yaşam tarzı faktörleri, kalıcı CRA olasılığında rol oynayabilir.[5] Genetik yatkınlıklar da söz konusudur, çünkü genetik varyasyon CRA riskine katkıda bulunabilir ve PPCDCgibi genlerdeki spesifik tek nükleotid polimorfizmleri (SNP’ler), kemoterapi sonrası adetlerin potansiyel belirteçleri olarak tanımlanmıştır.[3]CRA yaşayacak kişilerin daha iyi tahmin edilmesi, genç meme kanseri hastası kadınlar için üreme danışmanlığı ve tedavi karar alma süreçlerini bilgilendiren önemli tanısal ve prognostik değere sahiptir.[3]

Amenore, özellikle kemoterapiye bağlı adet döngüsünün durması bağlamında, genetik yatkınlıklar, spesifik tıbbi tedaviler ve bireysel hasta özelliklerinin karmaşık bir etkileşiminden kaynaklanır. Birincil mekanizma genellikle over fonksiyonuna zarar verilmesini içerir ve bu da adet döngülerinin kaybına yol açar. Bu çeşitli nedensel faktörleri anlamak, riski tahmin etmek ve hasta danışmanlığına rehberlik etmek için çok önemlidir.

Genetik varyasyonlar, özellikle kemoterapiden sonra, bir bireyin amenore yaşama olasılığını belirlemede önemli bir rol oynar. Genom çapında ilişkilendirme çalışmaları (GWAS), kemoterapi ile ilişkili amenore riskini artıran belirli tek nükleotid polimorfizmlerini (SNP’ler) tanımlamıştır (CRA).[3] Örneğin, PPCDCgeninin (fosfopantotenoilsistein dekarboksilaz) bir intronu içinde bulunanrs147451859 ve RPS20P11 psödogéni (ribozomal protein S20 psödogéni 11) yakınında bulunan rs17587029 minör allelleri, kemoterapi sonrası adet görme olasılığının artmasıyla ilişkilendirilmiştir.[3] Bu genetik belirteçler, over hücresi metabolizmasını etkileyen koenzim A aktivitesini etkileyen varyasyonların veya psödogénler tarafından SLC20A1 gibi diğer protein kodlayan genlerin düzenlenmesinin, over dokusunun kemoterapi kaynaklı hasara duyarlılığını modüle edebileceğini düşündürmektedir.[3] Ek olarak, SLCO1B15 polimorfizmi (rs4149056 ), özellikle meme kanseri olan premenopozal kadınlarda kemoterapi kaynaklı amenore ile ilişkilendirilmiştir.[6] Bu genetik yatkınlıklar, menarş yaşı veya doğal menopoz ile ilişkili bilinen GWAS sinyallerinden bağımsız olarak işlev görür ve kemoterapi ile ilişkili over toksisitesini etkileyen farklı moleküler yolları gösterir.[3]Bu genetik varyantların varlığı, bir bireyin overlerinin kanser tedavilerinin sitotoksik etkilerine nasıl yanıt vereceğini önemli ölçüde değiştirebilir ve adet döngülerinin geçici veya kalıcı olarak durmasına yol açabilir. Bu tür genetik içgörüler, kimin KİA’ya karşı daha savunmasız olabileceğini tahmin etmek ve tedavi stratejilerini kişiselleştirmek için bir temel sağlar.

Farmakolojik ve Tedaviyle İlişkili Faktörler

Section titled “Farmakolojik ve Tedaviyle İlişkili Faktörler”

Onkoloji hastalarında amenorenin en doğrudan nedeni, yumurtalıklara zarar veren ve adetlerin geçici veya kalıcı olarak kaybına yol açabilen kemoterapinin kendisidir.[3]Paklitaksel veya doksorubisin-siklofosfamid-dosetaksel sekansı içerenler gibi belirli kemoterapi rejimlerinin, premenopozal meme kanseri olan kadınlarda amenoreyi indüklediği bilinmektedir.[7] Bu ilaçların sitotoksik etkileri, primordial folikülleri tüketerek veya hormonal düzenlemeyi bozarak doğrudan yumurtalık fonksiyonunu bozar ve bu da ovülasyonun ve menstruasyonun durmasına yol açar.

Kemoterapinin ötesinde, diğer farmakolojik ajanlar ve tedavi özellikleri de amenore oluşumunu etkiler. Sıklıkla meme kanseri için reçete edilen seçici bir östrojen reseptör modülatörü olan tamoksifen kullanımı, adet görme şansının azalmasıyla önemli ölçüde ilişkilidir.[3]Ayrıca, yumurtalık fonksiyonunu baskılamak için kullanılan gonadotropin salgılatıcı hormon agonistleri (GNRHa), amenoreyi indükleyebilir ve doğal adet düzenlerinin değerlendirilmesini zorlaştırabilir.[3]Nodal durum gibi hastalık özellikleri de rol oynar; örneğin, node-negatif hastalık, kemoterapi sonrası adetlerin yeniden başlama şansının artmasıyla ilişkilendirilmiştir.[3]

Bireysel hasta özellikleri, amenore riskini ve kalıcılığını önemli ölçüde etkiler. Yaş, önemli bir faktördür; daha yaşlı premenopozal kadınlar, kemoterapiden sonra adet görme olasılığında belirgin bir azalma yaşamaktadır.[3] Örneğin, 41-45 yaşları arasındaki kadınların, ≤35 yaşındakilere kıyasla adet görme olasılığı önemli ölçüde daha düşüktür.[3]Bu yaşa bağlı kırılganlık, daha yaşlı yumurtalıkların azalmış rezerve sahip olabileceğini veya kemoterapinin zararlı etkilerine karşı daha duyarlı olabileceğini düşündürmektedir.

Yaşın ötesinde, üreme öyküsü, antropometri (vücut ölçümleri) ve çeşitli yaşam tarzı faktörleri dahil olmak üzere daha geniş hasta-özgül faktörler, kemoterapiye bağlı kalıcı amenore olasılığı ile ilişkilendirilmiştir.[5]Bu yaşam tarzı ve antropometrik faktörlerin amenoreye katkıda bulunmadaki özel mekanizmaları karmaşık olmakla birlikte, genel yumurtalık sağlığını, hormonal dengeyi ve vücudun tedavi kaynaklı stresten kurtulma kapasitesini etkilemeleri olasıdır.

Epigenetik mekanizmalar, altta yatan DNA dizisini değiştirmeden gen ekspresyonunu etkileyerek amenorenin karmaşık etiyolojisine katkıda bulunur. Genom çapında ilişkilendirme çalışmalarında tanımlananlar gibi genetik bulguların fonksiyonel açıklaması, öngörülen kromatin durumlarının ve ekspresyon kantitatif özellik lokuslarının (eQTL’ler) incelenmesini içerir.[3]Bu unsurlar, genetik varyasyonların DNA metilasyonu ve histon modifikasyonları gibi mekanizmalar yoluyla gen regülasyonunu nasıl etkileyebileceğine dair bilgiler sağlar ve böylece yumurtalık fonksiyonunu ve hasara yatkınlığı etkiler. Amenoreye doğrudan neden olan spesifik gelişimsel ve epigenetik faktörler tam olarak detaylandırılmamış olsa da, erken yaşamın bireyleri adet döngüsü bozukluğuna nasıl yatkın hale getirebileceği veya yumurtalık hasarına yanıtlarını nasıl değiştirebileceğine dair kapsamlı bir anlayış için bunların dikkate alınması önemlidir.

Amenore, menstruasyonun olmaması olarak tanımlanır ve kadın üreme sistemindeki çeşitli biyolojik bozukluklardan kaynaklanabilir. Hamilelik, emzirme ve menopoz sırasında doğal olarak ortaya çıkabilse de, patolojik amenore, özellikle kemoterapiye bağlı amenore (CRA), yumurtalık fonksiyonunun erken durmasını ifade eder. Bu durum, meme kanseri tedavisi gören genç kadınlar için önemli bir endişe kaynağıdır ve yaşam kalitelerini ve üreme potansiyellerini etkiler.[3] Altta yatan biyoloji, hormonal düzenleme, hücresel bütünlük, genetik yatkınlıklar ve sistemik fizyolojik yanıtlar arasındaki karmaşık etkileşimleri içerir.

Menstrüel döngü, hipotalamus, hipofiz bezi ve overleri içeren ince ayarlı bir endokrin ekseni tarafından hassas bir şekilde düzenlenir. Hipotalamus, gonadotropin salgılatıcı hormon (GnRH) salgılayarak bu kaskadı başlatır; bu da hipofizi gonadotropinleri, folikül uyarıcı hormon (FSH) ve lüteinleştirici hormon (LH) salgılaması için uyarır. Bu hormonlar da overler üzerinde etkili olarak folikül gelişimini ve steroid hormon üretimini (öncelikle östrojen ve progesteron) destekler; bu hormonlar rahim iç yüzeyini düzenler ve hipotalamus ve hipofize geri bildirim sağlar.[2]Ancak kemoterapi ajanları, overlere doğrudan zarar vererek primordial folikül kaybına ve ardından erken over yetmezliğine yol açabilir. Bu hasar, normal over hormon üretimini bozarak, menstruasyon için gerekli olan hormonal dalgalanmaları ortadan kaldırır ve amenoreye neden olur.[3]Over fonksiyonunun uzun süreli kaybı, menstrüasyonun kesilmesinin ötesine geçerek, östrojen eksikliğine bağlı olarak ateş basmaları ve vajinal kuruluk gibi semptomlar olarak da kendini gösterebilir.[3]

Over Hasarının Hücresel ve Moleküler Mekanizmaları

Section titled “Over Hasarının Hücresel ve Moleküler Mekanizmaları”

Kemoterapi ilaçları, terapötik etkilerini hızla bölünen hücreleri hedef alarak gösterir, ancak bu mekanizma aynı zamanda granüloza hücreleri ve oositler gibi yüksek oranda çoğalan over hücrelerini hasara karşı savunmasız hale getirir. Paklitaksel, doksorubisin, siklofosfamid ve dosetaksel gibi spesifik ajanların kemoterapiye bağlı amenoreye katkıda bulunduğu bilinmektedir.[5] Bu sitotoksik etki, over rezervini tüketen over folikülleri içinde hücresel apoptoza veya yaşlanmaya yol açabilir. Ayrıca, hücresel metabolizmada rol oynayan genlerdeki genetik varyasyonlar, overin kemoterapiye duyarlılığını etkileyebilir. Örneğin, PPCDC geni, koenzim A (CoA) biyosentezi için kritik bir enzim olan fosfopantotenoilsistein dekarboksilazı kodlar.[3] Koenzim A, yağ asidi oksidasyonu, trikarboksilik asit döngüsü ve histon asetilasyonu dahil olmak üzere çok sayıda metabolik yolda hayati bir kofaktördür. Bu nedenle, PPCDC’deki genetik varyantlara bağlı olarak CoA aktivitesindeki değişiklikler, over hücresi metabolizmasını etkileyebilir ve potansiyel olarak kemoterapi kaynaklı hasara karşı savunmasızlığını artırabilir.[3]

Bireysel genetik varyasyonlar, bir kadının kemoterapi ile ilişkili amenore geliştirme riskini belirlemede önemli bir rol oynar. Genom çapında ilişkilendirme çalışmaları, kemoterapi sonrası adet görme olasılığı ile ilişkili belirli tek nükleotid polimorfizmlerini (SNP’ler) tanımlamıştır.[3] Örneğin, PPCDC genindeki ve RPS20P11 geni yakınındaki SNP’lerin minör allelleri, kemoterapi sonrası adetin yeniden başlama olasılığının artmasıyla ilişkilendirilmiştir.[3] Ribozomal protein S20 psödogén 11 (RPS20P11) geninin yukarı akışında bulunan rs17587029 SNP’si, genellikle işlevsiz olarak kabul edilmesine rağmen protein kodlayan genlerin ekspresyonunu etkileyebilen psödogénlerin potansiyel düzenleyici rolünü vurgulamaktadır.[8] Muhtemelen RNA interferans yolu gibi mekanizmalar yoluyla gerçekleşen bu düzenleyici kapasite, rs17587029 ’in meme dokusunda yüksek oranda eksprese edilen ve meme kanseri sonuçlarıyla ilişkili olanSLC20A1 gibi yakındaki genlerin ekspresyonunu modüle edebileceğini düşündürmektedir.[3] Ek olarak, ekspresyon kantitatif özellik lokusu (eQTL) analizleri, bu genetik varyasyonları gen ve ekzon ekspresyon seviyelerindeki değişikliklerle ilişkilendirebilir ve genetik yatkınlıkların hücresel kemoterapi yanıtlarını nasıl değiştirebileceğini daha da açıklığa kavuşturabilir.[3] Başka bir genetik polimorfizm olan SLCO1B1*5 (rs4149056 ), premenopozal meme kanseri hastalarında kemoterapiye bağlı amenore ile de ilişkilendirilmiştir.[6]

Over Disfonksiyonunun Sistemik Sonuçları

Section titled “Over Disfonksiyonunun Sistemik Sonuçları”

Over fonksiyonunun erken kaybı ve bunun sonucunda ortaya çıkan amenore, adet kanamasının durmasının ötesinde derin sistemik sonuçlara sahiptir. Estrojen seviyelerindeki sürekli azalma, kemiklerin incelmesine yol açarak osteoporoz riskini artırabilir.[3]Dahası, üreme hormonlarındaki bozulma, kanser tedavisi sonrasında biyolojik çocuk sahibi olmak isteyen genç kadınlar için büyük bir endişe kaynağı olan doğurganlığı önemli ölçüde bozabilir.[3]Bu etkiler, over fonksiyonunu korumak ve uzun vadeli sağlık risklerini azaltmak için stratejiler geliştirmek amacıyla KRT’nin biyolojik mekanizmalarını anlamanın önemini vurgulamaktadır. Kemoterapi işleme veya over rezervi yollarına ilişkin genetik bilgiler, KRT’ye bireysel yatkınlığı tahmin etmek ve üreme ve tedavi kararlarına bilgi sağlamak için çok önemlidir.[3]

Kemoterapiye bağlı amenore (CRA), genetik yatkınlıklar, spesifik kemoterapi ajanları ve yumurtalık fonksiyonunu yöneten karmaşık biyolojik yollar arasındaki etkileşimlerden kaynaklanır. Kemoterapi tarafından verilen hasar, yumurtalık fizyolojisinin hassas dengesini bozarak, geçici veya kalıcı adet kesilmesine yol açar. KBA’nın altında yatan moleküler ve sistemik mekanizmaları anlamak, risk altındaki bireyleri belirlemek ve hedefe yönelik müdahaleler geliştirmek için çok önemlidir.

Yumurtalık hücrelerinin kemoterapi kaynaklı hasara duyarlılığı, özellikle enerji metabolizması ve detoksifikasyon ile ilgili olan metabolik yollar tarafından önemli ölçüde etkilenir. Fosfopantotenoilsistein dekarboksilazı kodlayan PPCDCgenindeki tek nükleotid polimorfizmleri (SNP’ler) gibi genetik varyasyonlar, koenzim A (CoA) biyosentezini etkileyebilir.[3] CoA, enerji üretimi ve lipid metabolizması dahil olmak üzere çok sayıda metabolik reaksiyonda hayati bir kofaktördür. Yumurtalık hücrelerinde değişen CoA aktivitesi, bu hücrelerin sitotoksik ajanlara karşı savunmasızlığını artırabilir ve bu hücrelerin kemoterapiyi nasıl işlediğini ve yanıtladığını etkileyebilir.[3] Ek olarak, SLCO1B15 (rs4149056 ) gibi polimorfizmler, kemoterapi kaynaklı amenore ile ilişkilendirilmiştir ve bu da ilaç taşıma ve metabolizma yollarının yumurtalık maruziyetini ve kemoterapiye duyarlılığını belirlemede bir rolü olduğunu düşündürmektedir.[6]

Genetik düzenleyici mekanizmalar, bireyleri CRA’ya yatkın hale getirmede kritik bir rol oynar. Bir sözde gen olan RPS20P11 geni yakınındaki SNP’lerin tanımlanması, over rezervini etkileyen potansiyel bir gen düzenleme katmanını vurgulamaktadır.[3] Sözde genler, genellikle işlevsiz olarak kabul edilse de, örneğin oositlerdeki RNA interferans yolunu etkileyerek protein kodlayan genlerin ekspresyonunu etkileyebilir.[9] Spesifik olarak, RPS20P11’in yukarısında bulunan rs17587029 , meme dokusunda yüksek oranda eksprese edilen ve meme kanserinde klinik sonuçlarla ilişkili olan SLC20A1 dahil olmak üzere yakındaki birden fazla protein kodlayan geni düzenleyebilir.[3] Bu bulgular, genetik varyasyonların over hücreleri içindeki gen ekspresyonunu modüle edebileceğini ve kemoterapiye bağlı yaralanmaya karşı dirençlerini veya duyarlılıklarını etkileyebileceğini göstermektedir.

Hormonal Sinyalleşme ve Üreme Ekseni Bozukluğu

Section titled “Hormonal Sinyalleşme ve Üreme Ekseni Bozukluğu”

Kemoterapi ajanları doğrudan ovaryan foliküllere zarar vererek östrojen üretiminde azalmaya ve menstruasyonu düzenleyen temel hormonal sinyal yolu olan hipotalamik-hipofiz-ovaryan (HPO) ekseninin bozulmasına neden olur.[3]Bu ovaryan hasar, gonadotropinler ve steroid hormonları için reseptör aktivasyonunu bozar ve granüloza ve teka hücreleri içinde değişen hücre içi sinyalleşme ve transkripsiyon faktörü düzenlemesini içeren bir olaylar zincirine yol açar. Sonuç olarak ovaryan hormon çıktısındaki azalma, normalde menstrual döngüsünü sürdüren karmaşık geri bildirim döngülerini bozar ve sonuçta amenoreye neden olur. Araştırmalar ayrıca, hipotalamik sinyal yolları da dahil olmak üzere üreme yaşlanmasını etkileyen genetik faktörleri, meme kanseri duyarlılığı ile ilişkilendirerek bu sistemlerin birbirine bağlılığını vurgulamaktadır.[2]

KİK başlangıcı, kemoterapinin sitotoksik etkilerinin bireyin genetik altyapısıyla etkileşime girdiği çoklu yolak düzensizliklerinin sistem düzeyinde bir entegrasyonunu temsil eder. Paklitaksel, doksorubisin, siklofosfamid ve dosetaksel gibi kemoterapi ilaçlarının over hasarına neden olduğu bilinmektedir.[5]Metabolik yolaklardaki bozulma, genetik düzenleyici unsurlar ve over hücreleri üzerindeki doğrudan toksik etkiler arasındaki etkileşim, over rezervi kaybının boyutunu ve amenore olasılığını belirleyen karmaşık bir ağ etkileşimi yaratır. İlaç metabolizmasının over hücresi bütünlüğünü nasıl etkilediği veya psödogen aracılı düzenlemenin stres yanıtlarını nasıl etkilediği gibi yolak etkileşimi, KİK’in ortaya çıkan özelliğine katkıda bulunur. KİK’in genetik belirteçlerini tanımlamak, bu yan etkiyi kimin yaşayacağını daha iyi tahmin etmeyi sağlar ve potansiyel olarak meme kanseri olan genç kadınlarda üreme ve tedavi kararlarını şekillendirebilir.[3]

Kemoterapi İlişkili Amenoreyi Öngörmek ve Uzun Dönem Etkileri

Section titled “Kemoterapi İlişkili Amenoreyi Öngörmek ve Uzun Dönem Etkileri”

Kemoterapi ilişkili amenore (CRA), meme kanseri tedavisi gören premenopozal kadınlar için önemli bir klinik sorundur, çünkü standart kemoterapiler yumurtalıklara zarar vererek geçici veya kalıcı adet kaybına neden olabilir.[3]Meme kanseri için kemoterapi ile tedavi edilen premenopozal kadınların yarısından fazlası uzun süreli amenore yaşamıştır.[7]Yumurtalık fonksiyonunun erken kaybı sıcak basmaları, vajinal kuruluk ve kemik incelmesi gibi semptomlara yol açabileceğinden ve potansiyel olarak diğer uzun vadeli sağlık risklerine katkıda bulunabileceğinden, CRA için daha yüksek risk altındaki bireyleri belirlemek prognostik danışmanlık için çok önemlidir.[3]Ayrıca, CRA olasılığı, kanser tedavilerinden sonra biyolojik çocuk sahibi olmak isteyen hastalar için doğurganlığın korunması ile ilgili kritik tartışmaları doğrudan etkilemektedir.[3] Genetik yatkınlık, menarş yaşı veya doğal menopoz ile ilişkili bilinen genetik faktörlerden bağımsız olarak CRA riskinde rol oynar.[3] Örneğin, bir genom çapında ilişkilendirme çalışması, PPCDC (rs11696417 , rs7920194 ) içindeki ve RPS20P11 (rs17587029 ) yakınındaki tek nükleotid polimorfizmlerinin (SNP’ler) minör allellerini taşımanın, kemoterapi sonrası adet görme olasılığının 1,7 ila 1,8 kat artmasıyla ilişkili olduğunu belirlemiştir.[3] Bu bulgular daha büyük kohortlarda daha fazla teyidi gerektirse de, genetik belirteçleri kullanarak yumurtalık rezervinin kemoterapiye duyarlılığını tahmin etmek, böylece kişiselleştirilmiş risk değerlendirmesi ve uzun vadeli sağlık planlamasını bilgilendirmek için umut verici bir yol önermektedirler.[3]

Hasta Danışmanlığını ve Tedavi Stratejilerini Optimize Etme

Section titled “Hasta Danışmanlığını ve Tedavi Stratejilerini Optimize Etme”

KİK’i etkileyen çok yönlü faktörleri anlamak, etkili hasta danışmanlığı ve bireyselleştirilmiş tedavi seçimini yönlendirmek için çok önemlidir. Ortaya çıkan genetik belirteçlerin ötesinde, hastanın tanı sırasındaki yaşı, spesifik kemoterapi rejimleri (örn. paklitaksel, doz yoğunluğu, trastuzumab), toplam kemoterapi döngüsü sayısı, tamoksifen kullanımı ve tümör nodal durumu gibi yerleşik klinik özelliklerin tümü KİK’in oluşumuyla ilişkilendirilmiştir.[3] Örneğin, bir çalışma, kemoterapi sonrası amenoreik kalan hastaların, adet görenlere kıyasla daha sık nod pozitif olduğunu, ancak tamoksifen kullanma olasılığının daha düşük olduğunu gözlemlemiştir.[3]Bu klinik ve genetik belirteçleri entegre etmek, kanser tedavisine başlamadan önce gonadotropin salgılatıcı hormon agonistleri (GnRHa) ile ovaryan baskılama veya oosit veya embriyo kriyoprezervasyonu gibi fertiliteyi koruma seçenekleri hakkında daha hassas risk katmanlandırmasını sağlayarak, kişiye özel tartışmaları kolaylaştırabilir.[3]Kemoterapiye bağlı amenore ile bağlantılıSLCO1B1*5 polimorfizmi (rs4149056 ) gibi spesifik genetik varyantların tanımlanması, kişiselleştirilmiş tıp yaklaşımları potansiyelinin altını çizmektedir.[6] Fonksiyonel açıklamalar, PPCDC’deki SNP’lerin ovaryan hücre metabolizmasını ve kemoterapiye bağlı hasara duyarlılığını etkileyebileceğini, RPS20P11varyantlarının ise meme dokusunda yüksek oranda eksprese edilen ve meme kanseri sonuçlarıyla ilişkili olanSLC20A1 gibi protein kodlayan genleri düzenleyebileceğini düşündürmektedir.[3] Bu mekanizmaları tam olarak aydınlatmak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmasına rağmen, bu tür içgörüler sonunda daha az gonadotoksik kemoterapi rejimlerinin seçimine veya KİK için yüksek genetik riske sahip olduğu belirlenen kadınlar için hedefe yönelik koruyucu müdahalelerin geliştirilmesine katkıda bulunabilir.[3]

Amenorenin klinik önemi, acil doğurganlık kaygılarının ötesine geçerek, erken menopozla ilişkili daha geniş bir sağlık riskleri yelpazesini kapsar. CRA yaşayan kadınlar, yaşam kalitelerini önemli ölçüde bozabilecek ateş basmaları ve vajinal kuruluk gibi menopoz semptomları için yüksek risk altındadır.[3]Ayrıca, uzun süreli östrojen eksikliği, kemik mineral yoğunluğunun azalmasına ve osteoporoz riskinin artmasına yol açabilir, bu nedenle proaktif izleme ve yönetim stratejileri gereklidir.[3] CRA’nın etkili yönetimi, endokrinologlar, onkologlar ve üreme uzmanları arasında işbirliğini içeren multidisipliner bir yaklaşım gerektirir. Danışmanlık, sadece adet fonksiyonu ve doğurganlık üzerindeki acil etkiyi değil, aynı zamanda uzun vadeli sağlık sonuçları potansiyelini de kapsamlı bir şekilde ele almalıdır.[10]Bu, uygun olduğunda hormon replasman tedavisi hakkındaki tartışmaları, düzenli kemik yoğunluğu taramaları için önerileri ve ilişkili riskleri azaltmak için yaşam tarzı değişiklikleri konusundaki tavsiyeleri içerir. Bu hastalar için yumurtalık fonksiyonunun ve kemik sağlığının sürekli izlenmesi çok önemlidir ve kemoterapiye bağlı erken over yetmezliğinin karmaşık sonuçlarını yönetmek için sürekli takip bakımının önemini vurgular.[3]

Bu sorular, güncel genetik araştırmalara dayanarak amenorenin en önemli ve spesifik yönlerini ele almaktadır.


1. Kız kardeşim ve ben aynı kanser tedavisini gördük, ancak onun adetleri geri geldi, benimki gelmedi. Neden?

Section titled “1. Kız kardeşim ve ben aynı kanser tedavisini gördük, ancak onun adetleri geri geldi, benimki gelmedi. Neden?”

Benzer tedavilerde bile sonuçların farklılık göstermesi nadir değildir ve genetik faktörler rol oynayabilir. PPCDC gibi genlerdeki veya RPS20P11yakındaki tek nükleotid polimorfizmleri (SNP’ler) gibi genetik varyasyonlar, yumurtalıklarınızın kemoterapi hasarına ne kadar duyarlı olduğunu etkileyebilir. Bu varyasyonlar, tedaviden sonra adet görmeye devam etme olasılığınızı etkileyebilir ve bu da deneyiminizin neden kız kardeşinizden farklı olabileceğini açıklar.

2. Benim adetim annemin olduğu gibi erken mi kesilecek?

Section titled “2. Benim adetim annemin olduğu gibi erken mi kesilecek?”

Doğal menopozun meydana geldiği yaş dahil olmak üzere, üreme yaşlanmasının güçlü bir genetik bileşeni vardır. Annenizin deneyimi bir aile örüntüsüne işaret etse de, adetinizin tam olarak aynı yaşta kesileceğini garanti etmez. Birçok faktör bunu etkiler ve genetik çalışmalar, bireysel zamanlamayı daha iyi tahmin etmek için bu bağlantıları araştırmaktadır.

3. Kemoterapiye ihtiyacım olursa, adetimin durup durmayacağını bilebilir miyim?

Section titled “3. Kemoterapiye ihtiyacım olursa, adetimin durup durmayacağını bilebilir miyim?”

Evet, araştırmalar bu konuyu daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor. Spesifik tek nükleotid polimorfizmleri gibi genetik belirteçler, kemoterapiye bağlı amenore olasılığının daha yüksek olmasıyla ilişkili olarak tanımlanmıştır. Genetik yatkınlıklarınızı anlamak, gelecekteki doğurganlığınız ve tedavi seçenekleriniz hakkında doktorlarınızla yapacağınız görüşmelere ışık tutmanıza yardımcı olabilir.

4. Kanser tedavisi sonrası adetimin kesilmesi sadece şanssızlık mı?

Section titled “4. Kanser tedavisi sonrası adetimin kesilmesi sadece şanssızlık mı?”

Şanssızlık gibi hissettirse de, genetik aslında kemoterapiye bağlı amenoreyi kimin yaşayacağını belirlemede önemli bir rol oynar. Spesifik genetik varyasyonlar, yumurtalıklarınızı kemoterapinin etkilerine karşı daha savunmasız hale getirebilir. Bu genetik yatkınlıkları anlamak, “şanssızlığın” ötesine geçerek daha kişiselleştirilmiş risk değerlendirmelerine doğru ilerlememize yardımcı olur.

5. Avrupalı değilim; soyum amenore riskimi değiştirir mi?

Section titled “5. Avrupalı değilim; soyum amenore riskimi değiştirir mi?”

Evet, bu mümkündür. Kemoterapiye bağlı amenore üzerine yapılan mevcut genetik çalışmalar, öncelikle Avrupa kökenli bireylere odaklanmıştır. Karmaşık özellikler üzerindeki genetik etkiler farklı popülasyonlar arasında önemli ölçüde değişiklik gösterebilir; bu da tanımlanan risk faktörlerinin Avrupa kökenli olmayan kadınlara doğrudan uygulanamayabileceği anlamına gelir. Bu farklılıkları tam olarak anlamak için çeşitli kohortlarda daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.

6. Genetik bir test, adetimin neden beklenmedik bir şekilde durduğunu söyleyebilir mi?

Section titled “6. Genetik bir test, adetimin neden beklenmedik bir şekilde durduğunu söyleyebilir mi?”

Bazı amenore türleri için, özellikle kemoterapiye bağlı amenore için, genetik testler değerli bilgiler sağlayabilir. Genetik varyasyonlar artmış bir risk ile ilişkilendirilmiştir ve bunların belirlenmesi adetinizin neden durduğunu açıklamaya yardımcı olabilir. Bu bilgiler ayrıca üreme danışmanlığına ve gelecekteki sağlık planlamasına rehberlik edebilir.

7. Bazı genç kadınlar kemoterapiden sonra neden adetlerini kaybederken, diğerleri kaybetmiyor?

Section titled “7. Bazı genç kadınlar kemoterapiden sonra neden adetlerini kaybederken, diğerleri kaybetmiyor?”

Bireysel genetik farklılıklar önemli bir nedendir. PPCDCgibi genlerdeki belirli tek nükleotid polimorfizmleri de dahil olmak üzere benzersiz genetik yapınız, yumurtalıklarınızın kemoterapiye nasıl yanıt vereceğini etkileyebilir. Bu varyasyonlar, bazı kadınları benzer tedavilerle bile yumurtalık hasarına ve ardından amenoreye diğerlerinden daha duyarlı hale getirebilir.

8. Adetim kesilirse, bu biyolojik çocuğum olamayacağı anlamına mı gelir?

Section titled “8. Adetim kesilirse, bu biyolojik çocuğum olamayacağı anlamına mı gelir?”

Adet görmenin kesilmesi, özellikle kemoterapi gibi tedavilerden sonra, doğurganlık açısından önemli bir endişe kaynağıdır. Yumurtalık fonksiyon kaybını gösterse de, her zaman kesinlikle biyolojik çocuğunuz olamayacağı anlamına gelmez. Genetik yatkınlıklarınızı anlamak, kalıcı kısırlık olasılığını öngörmeye yardımcı olabilir ve doğurganlığın korunması veya alternatif aile kurma seçenekleri hakkındaki tartışmalara ışık tutabilir.

9. Adetimin Kesilmesi Daha Sonra Başka Sağlık Sorunlarım Olabileceği Anlamına mı Geliyor?

Section titled “9. Adetimin Kesilmesi Daha Sonra Başka Sağlık Sorunlarım Olabileceği Anlamına mı Geliyor?”

Evet, uzun süreli amenore gerçekten de başka sağlık sorunlarına yol açabilir. Adet görmemenin ötesinde, sıcak basmaları ve vajinal kuruluk gibi semptomlara katkıda bulunabilir ve önemlisi, kemik incelmesi riskinizi artırabilir. Bu uzun vadeli sağlık riskleri, amenorenin altında yatan nedenleri anlamanın önemini vurgulamaktadır.

10. Ateş basmaları yaşıyorum ve adetim kesildi. Bunun bir bağlantısı var mı?

Section titled “10. Ateş basmaları yaşıyorum ve adetim kesildi. Bunun bir bağlantısı var mı?”

Kesinlikle, bu semptomlar genellikle bağlantılıdır. Ateş basmaları ve adetinizin kesilmesi, hormonal değişikliklerin, özellikle de yumurtalık fonksiyonundaki bir düşüşün yaygın göstergeleridir. Uzun süreli amenore sıklıkla bu menopoz benzeri semptomlara yol açar ve altta yatan nedeni anlamak ve ilgili sağlık risklerini yönetmek için bunları bir sağlık uzmanıyla görüşmek önemlidir.


Bu SSS, mevcut genetik araştırmalara dayanarak otomatik olarak oluşturulmuştur ve yeni bilgiler elde edildikçe güncellenebilir.

Sorumluluk Reddi: Bu bilgiler yalnızca eğitim amaçlıdır ve profesyonel tıbbi tavsiyenin yerine kullanılmamalıdır. Kişiselleştirilmiş tıbbi rehberlik için daima bir sağlık uzmanına danışın.

[1] Murabito, J. M., et al. “Heritability of age at natural menopause in the Framingham Heart Study.” The Journal of clinical endocrinology and metabolism, vol. 90, 2005, pp. 3427–30.

[2] Day, F. R., et al. “Large-scale genomic analyses link reproductive aging to hypothalamic signaling, breast cancer susceptibility and BRCA1-mediated DNA repair.”Nature Genetics, vol. 47, 2015, pp. 1294-303.

[3] Ruddy, Kathryn J., et al. “Genetic predictors of chemotherapy-related amenorrhea in women with breast cancer.”Fertility and Sterility, 2020.

[4] Pujol Gualdo, N., et al. “Atlas of genetic and phenotypic associations across 42 female reproductive health diagnoses.” Nature Medicine. PubMed, PMID: 40069456.

[5] Abusief, M. E., et al. “Relationship between reproductive history, anthropometrics, lifestyle factors, and the likelihood of persistent chemotherapy-related amenorrhea in women with premenopausal breast cancer.”Fertility and sterility, vol. 97, 2012, pp. 154–9.

[6] Reimer, T., et al. “SLCO1B1*5 polymorphism (rs4149056 ) is associated with chemotherapy-induced amenorrhea in premenopausal women with breast cancer: a prospective cohort study.”BMC Cancer, vol. 16, 2016, p. 337.

[7] Abusief, M. E., et al. “The effects of paclitaxel, dose density, and trastuzumab on treatment-related amenorrhea in premenopausal women with breast cancer.”Cancer, vol. 116, 2010, pp. 791-8.

[8] Balasubramanian, S., et al. “Comparative analysis of processed ribosomal protein pseudogenes in four mammalian genomes.” Genome Biology, vol. 10, no. 1, 2009, p. R2.

[9] Tam, O. H., et al. “Pseudogene-derived small interfering RNAs regulate gene expression in mouse oocytes.” Nature, vol. 453, 2008, pp. 534-8.

[10] “Female Oncology Patients: How Should Patients Be Counseled?” Geburtshilfe Frauenheilkd, vol. 75, 2015, pp. 1243–1249.